18 Aralık 2012 Salı

Vergi, Özelleştirme, Haraç

Özelleştirmeye zerre lafım yok. Devlet ne enerji üretmeli ne de yol yapmalı. Eskiden iç çamaşırı bile üretirdi. Tabi kritik sektörlerde ciddi teşviklerde bulunabilir kısa sürelerle ancak bizzat kendisi girmemeli. 
Bunları yazmamın sebebi devletin yaptığı yatırımların benden ziyade büyük kapitalistlere yaraması. Hem de ben deli gibi vergi yükü altında ezilirken. Devlet benim hayatta gitmeyeceğim yolu yapıyor, hoop vergi. yol kime yarıyor, o yol üzerinde taşımacılık yapana, o yolu mal sevkiyatı için kullanana. Tabi bunun bana da bir noktada kısmen dönüşü oluyor ama ödediğim verginin yanında yok sayabilirim bu dönüşü. 
Şimdi düşünün, siz yük taşımacılığı yapan bir lojistik şirketi, devasa yollar yapılıyor ve bu yollar için tek kuruş para harcamıyor bu şirket. Bakanının vergi yüklerini gururla düşürdüklerini anlattığı şirket. Ben ise hayatımda belki de uğramayacağım yol için deli gibi vergi ödüyorum. Sonuç: Benim ödediğim vergi ile yapılan yolu kar amacı güden şirket hiçbir ek maliyete katlanmadan kullanıyor, giderlerini ve karını da yine benim cebimden alıyor. Evet kapitalizm bugün devletin bu tip maliyetleri sermayeler adına karşılaması şeklinde tezahür ediyor ve çok rahatsız edici.
Bu geçtim, yine bu yolları bu şirketlere satıyor. Tamam satsın, nerede bu satıştan benim payım? Elde ettiği para ile de ya daha sonra satmak üzere yeni yatırım yapacak, ya bir sik yapmayan memuruna para ödeyecek. Ben yine zarardayım.
Devletin benden aldığı vergiyle hiçbir yatırım yapmasını istemiyorum. Gelirimin en fazla %5-6'sını vergi olarak vermeye hazırım. O da adalet sisteminin hızlı ve etkin olması adına.
Evet vergi fedakarlıktır ancak ne yazık ki gönüllü değil zorunlu. Oran da dolaylı ve doğrudan vergilerle %70leri bulunca haraç verdiğimi hissediyorum.
Yolu kullanacak olan/olanlar yapsın, ben geçerken benden kullanım bedelini alsın, ama devlet benim vergimle yaptığım yolun parasını benden tekrar tekrar bir kendisi bir de özel sermaye yoluyla almasın.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Ah Şu Kuvvetler Ayrılığı

"...Umulmadık yerde yargı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama, yürütme, yargı bu ülkede öncelikle milletin menfaatini düşünmesi lazım. Ardından bu devletin menfaatini düşünmesi lazım. Eğer biz güçlü hale geleceksek böyle güçlü hale geleceğiz. Eğer benim yapacağım yatırımı bir kelimeden dolayı kalkar da 3 ay, 6 ay erteletirsen, bu 1 sene 2 seneye giderse, o zaman bu ülkenin kaybının bedelini, asla ne tarihe hesabını verebilirsiniz ne de bu toprağın altında yatanlara hesabını verebilirsiniz...
...dışarıdan bakanlar da zannediyor ki ’Yav işte 326 milletvekiliniz var, 326 milletvekiliyle hala mı bahene?’ Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denen var ya... O önünüze gelip engel olarak dikiliyor. Senin de bir oynama sahan var. Şimdi ana muhalefet partisi genel başkanının tek sığındığı bu zaten. ’Yapın. Yaptınız da biz mi engel olduk?’ diye. Zaten yasama noktasında engel olabileceğin kadar engel oluyorsun. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, 1 saatte bitecekse 2 saatte bitiyor. 1 günde bitecekse, 2 günde bitiyor."
Bu sözler "ileri demokrasi" ile yönetilen bir ülkenin başbakanının sözleri. Genel olarak kuvvetler ayrılığı ilkesinden, bürokrasiden ve yargıdan şikayet ediyor. Bunlara birer de öncelik sırası veriyor: millet ve devlet.
Tayyip Erdoğan'ın 10 sene önce dediklerinin temelinde devletçi yapıyı değiştirmek, adaletsizliği gidermek, adaleti hakim kılmak vardı. Bugün yargıya talimat veriyor, daha da temelde yargıya yol gösteriyor, önce milleti sonra devleti koru diyor. Tam da bu noktda kendisinden öncekilerden hiçbir farkı olmadığı ne kadar da güzel ortaya çıkıyor. Yargı kimsenin bekçisi değildir, ne devletin ne milletin ne de hükümetin. Yargı hakemdir, illaki bekçilik sıfatı kullanılacaksa o zaman adaletin bekçisidir. 
Başbakan bürokrasiden rahatsız da olabilir; ancak yerine ne koyacak? AKPli olanın her işinin yürüdüğü, partili olmayanın avucunu yaladığı sistem de kendi bürokrasisini üretmeyecek mi? 
Yasamadan şikayet. Ona kalsa zaten meclisi kapatacak, kendisine icrai kabiliyeti bulunmayan bir danışma kurulu kuracak, sonra istediği gibi rahat rahat, geeniş geniş yönetecek ülkeyi. 
Yukarıda kendisinden yapılan alıntı nasıl tehlikeli bir zihniyetin ülkeyi yönettiğini çok net gösteriyor, bu kadar sarihini her zaman bulamayız. 
Kendi oynama sahasını beğenmiyor. Zaten bu yüzden değil mi HSYK üzerinden yargıyı ele geçirmek, bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi atmak, mecliste kafasına göre dokunulmazlıklarla oynamak.
 Tayyip Erdoğan bu ülkeye ve topluma 2003 yılından 2008 yılına kadar ciddi mesafeler katettirdi ve ne yazık ki 2008'den bu yana da o mesafeleri aynen heba etmekle meşgul. Başladığı noktaya ve hatta gerisine başka yollardan varmak üzere.


16 Aralık 2012 Pazar

739. Şeb-i Arus

14 Aralık akşamı Şeb-i Arus'u izlemek üzere Konya'da idim. Biletleri geç aldığımdan 17 Aralık doluydu, zaten iyiki de öyle olmuş zira Yiğit Bulut konuşmacı olarak davet edilmiş 17 Aralık için. Yine de Şeb-i Arus'da sinir bozmak için Yiğit Bulut şart değil, Türk güruhu da gayet yeterli. Ayrıca belirtmek isterim ki yazıda bazı terimleri yanlış kullanmış olabilirim, Mevlana konusundaki mevcut yeni yetmeliğimden kaynaklıdır.
Program Ahmet Özhan ile başladı. Bence biraz da uzun tutulmuş bir konser verdi. Ardından yaptığı konuşma ise Mevlana'yı ne kadar anlamadığını gösterdi. "Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel..." anlayışını ötekileştirmek üzerinden yorumlarken ötekinin olmaması gerektiğini, herkesin tek olması özlemini dile getirdi. Yine ardından konuşma yapan şu an ismini hatırlayamadığım akademisyenin konuşmasına gayet batı karşıtı bir dil hakimdi.

Bütün bunların ardından semazenlerin ayini nihayet başladı. Ayin başlamadan önce yapılan duyuruda ilk 5 dakikadan sonra flaşlı fotoğraf çekilmemesi, semazenlerin alkışlanmaması ve ilk 5 dakika geçtikten sonra ayinin sonuna kadar salonun terk edilmemesi konusunda uyarı yapıldı. Bu uyarıların yapılmasındaki amaç ayinin sakin bir ortamda yapılmasını sağlamaktı. Pek tabiki uyarıları nezih Türk güruhu görmezden geldi. Ayin boyunca flaşlı kamera kaydı yapan mallar vardı, sürekli flaş patlatıldı, ayinin sonlarında alkışlar başladı ve hemen ardından ayinin sonu beklenmeden herkes erkenden çıkmaya başladı.
Ayinden çıkarken gönüllü gençlerden bir tanesiyle sohbet imkanı buldum ve kendisi de yıllardır aynı uyarıları yaptıklarını ancak hep aynı şekilde uyarıların kulak ardı edildiğinden yakındı.
Kendimi Mevlana yerine koymuyorum ancak acaba Mevlana bu güruhu görse onlara da gel der miydi? Ever onun dergahı umutsuzluk dergahı değil ama insan yine de acaba demeden geçemiyor. Mevlana'yı izlemeye gidip Türk güruhundan bir kere daha nefret ederek sinir olmuş bir biçimde çıktım salondan. 

739. Şeb-i Arus benim açımdan bu şekilde sona erdi. kesinlikle tekrar gitmeyi planlıyorum, ira yukarıda anlattıklarıma rağmen hayranlık uyandırıcı bir ahenk duygusu da uyandırdı bende.

9 Aralık 2012 Pazar

No Country for Neo Mubareks

Mursi yetkilerini genişleten kararnameyi iptal etti. Mısırlılar asıl devrim şimdi başlıyor diyorlardı Mübarek devrildiğinde. Herkesin nefret ettiği bir figürü yılların biriken nefreti ile devirmek mümkündür ve taş bir kere yuvarlanmaya başladı mı aşağı inene kadar durmaz. Mübarek devrildikten sonra önce ordu sonra da demokratik yollardan başa geçen Mursi ile uğraşmak zorunda kaldı Mısırlılar ve şimdilik devrimlerini gayet iyi koruyor görünüyorlar. Mursi'nin pozisyonu Mübarek'e göre sağlamdı. Öncelikle devrimin önemli parçalarından birinin desteğini arkasına almış durumda olduğu için devrimin diğer bileşenlerini bastırabilme potansiyelini taşıyordu. Krallığı deviren Napolyon da kral olmuştu, Pehleviyi devrenler de diktatöre dönüştüler, Çarı devirenler de Çar'ın otoritesini gölgede bıraktılar zamanla... Devrimler genel olarak iktirın sahibini değiştirirken niteliğini pek değiştirmiyorlar. Mısır'da da aynısının olma ihtimalini ancak ve ancak Msırlıların öfkelerini her türlü diktaya karşı kaybetmemeleri sağlayabilir.
Mursi, İsrail'in Hamas ile olan sorunlarında arabuluculuk rolünü gayet iyi oynadı ve Müslüman Kardeşler kökenli olmasının özellikle uluslararası arenada yol açtığı soru işaretlerini kaldırarak yerini sağlamlaştırdı. Dış politikada Mübarekvari davrandığında prim toplayınca içeride de onun gibi hareket etmeye kalktı ve karşısında kendisini Mısır'ın lideri yapan devrimi görerek geri adım attı.
Mısırlıların bu başarısı en az Mübarek'in devrilmesi kadar önemli; zira artık şekil değiştiren Mübarekere karşı direnç geliştirdiklerini kanıtladılar, ileride devrimin sağlayacağı meşruiyetle yeni Mübarek olmaya kalkabileceklere bir göz dağı verdiler. Bu gerçek bir kazanımdır.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Türkiye, Suriye Sorununda Açmazda

Türkiye hep yaşadığı çıkmazlardan biri ile daha karşı karşıya Suriye ve sığınmacılar meselesinde.  İşin en feci tarafı Türkiye'ye gelenler. İçlerinde bir çoğu masum ve mağdur ve fakat içlerinde çok sayıda fanatik islamcı terörist olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Bu durumda Türkiye'den beklenen teröristleri ayıklamasıdır ancak bu da yapılmıyor zira bu teröristlere güveniliyor Esad'ı devirmesi için. Kaldı ki bu ayıklama bu teröristlerin Türkiye'yi hedef almasına da yol açabilir. Bu durumda Türkiye güneyinde şeriatçı bir rejim kurulmasına yardım ederek sonu çok da belli olmayan bir yola çıkmış durumda.
Diğer seçenek de güneyde böyle bir rejimin kurulmasını önlemek. Bu seçenekte de Türkiye'nin Rusya-Çin-İran gibi aşırı otoriter rejimlerle bir arada bulunmasını gerekiyor ve bu da Türkiye'nin zaten kırılgan demokrasisini tehdit ediyor. Zira Türkiye ne yazıkki içten gelen bir demokratik damara sahip değil. Göreceli demokratikleşmesi hep batılı devletlerin baskısı ile oldu. Batılı ülkelerden uzak, Türkiye'yi demokratikleşmesi yolunda zorlamayacak ülkelerle birlikte olmak Türkiye'yi cehenneme çevirecektir. Güce tapan milletim güç delisi yapılır o zaman.
Mevcut her iki seçenek de Türkiye için olumlu sonuçlar doğurmuyor. Esad'ı şeriat ajandası bulunmayanların devirmesini sağlamaya imkan olmadığına göre Türkiye Suriye içinde Esad'ın olmadığı fakat laik kesimlere dayalı bir koalisyon oluşturmak zorunda. 

12 Temmuz 2012 Perşembe

Rusya, Moskova, St.Petersburg

Rusya. Kuzeydeki büyük ülke.
Rusya dendiğinde Türk insanının aklına kızları, komünizm ve son zamanlarda da Putin geliyor herhalde. Benim aklıma ayrıca Andrey Arşavin ve CSKA Moskova Basketbol takımı da geliyor. Neyse...
Geçtiğimiz hafta Rusyadaydım. Eşimle tatil için seçtiğimiz şehirler St. Petersburg ve Moskova idi. Şehirlere ilişkin kısa izlenimlerime geçmeden önce genel olarak Rusya ve Ruslar hakkındaki görüşlerimi yazayım:
1) Komünizm sonrası kuşak ve önceki kuşaklar arasında çok ciddi bir uçurum var. Komünizm sonrası kuşak dünya ile iletişim kuran, yabancı dil öğrenmeye çalışan, nispeten üst kuşaklarına göre daha kibar ve şehirli olan, yani herhangi bir dünyalının anlaşabileceği bir insan modeline sahip. Komünizmi yaşamış kuşak ise mutsuz, bıkkın, kaba, kendisinden başka hiçbirşeyi düşünmediği her halinden belli olan, robot tarzı bir insan modeline sahip. Açıkçası Rusya'ya gitmeden önce eski kuşağın daha bilgili ve görgülü yeni kuşağın ise apaçi olacağını düşünüyordum. Ha evet apaçilik tabiki yoğun ama eski kuşağın insan kalitesi ile karşılaştırınca masum bir özellik olarak kalıyor. SSCB yarattığı bu insan modeli ile yıkılmaya mahkummuş, bunu net olarak gördüm.

2) Güvenli bir ülke değil. yankesiciler özellikle metro istasyonlarında cirit atıyor ve polislerle anlaşma halindeler. Bunu hemen anlıyorsunuz. Özellikle turistler yanlarında değerli telefon, cüzdan, pasaport vs. taşımasınlar ve metroya binişlerde çok dikkatli olsunlar.

3) Rusya kesinlikle turistik bir ülke değil. Hermitage'da bile lütfedip yazmışlar İngilizce açıklamaları, başka dilde bir açıklama tabiki yok. Rusya Siyasi Tarih müzesinde ise Rusça haricinde açıklamaları ancak bir poşet dosyada sunulan A4 kağıtlarından takip edebiliyorsunuz. O da kısmen. Ruslar da Rusça dışında bir dil bilmiyor zaten. O alfabe ile öğrenmeleri de zor. Ne metroda, ne uluslararası yollarda ne de şehirlerde hiçbir İngilizce yönlendirme yok. Tamamı Rusça ve kril alfabesi ile. Havaalanlarında bile çok az bu İngilizce yönlendirmeler. Neredeyse yok.

4) Ruslar sert ve kaba insanlar ve kendileri gibi olan liderleri seviyorlar. Çalışma masalarında Stalin ve Putin'in resmi yanyana duran insanlar var. Stalin hala bir kısım Rus için önemli bir lider. Putin ise çok popüler.

5) Koskoca otel zincirlerinin çalışanları bile doğru dürüst İngilizce bilmiyor. Hizmet sektörü inanılmaz geri kalmış durumda. Bir lokantada siparişinizin alınması 20 dakikayı bulmamalı.

6) Zengin ile fakir arasındaki fark muhtemelen Türkiye'dekinden bile açık.

Ayrıca belirteyim kızları da abartıldığının yarısı kadar yok.

Şehirleri gelirsek:
St. Petersburg tarihinin çok eskiye dayanmadığını her adımda belli ediyor. Binaları iyi bakılmış ve sağlıklı durumda ve çoğu da en az 100 yıllık ama her biri birbirine benziyor. Bütün sokaklar çok geniş ve ferah bu da insanı bir noktadan sonra boğuyor. Bir şehir bu kadar mı düzenli ve ruhsuz olur!? Ayrıca metrosu da çok kullanışlı değil.

Moskova ise sanılanın aksine St. Petersburg'dan çok daha güzel bir şehir. Özellikle metrosu eski ve gürültülü olmasına rağmen hem şehrin her yerine gidiyor, hem 1 dakikadan fazla bekletmiyor hem de istasyonların çoğu saray güzelliğinde, ha ama içindeki insanlar mutsuz. Moskovanın da bütün caddeleri, sokakları çok geniş ve insan sıkmaya başlıyor, bu noktada Arbat Sokağı imdada yetişiyor. Arbat Moskova'nın en güzel yerlerinden biri, özellikle de biraz araçsız ve nispeten dar bir sokak arıyorsanız ki bu da Rusya ölçülerine göre bir darlık.
Moskova St. Petersburg'a göre dünyaya daha açık, ingilizce bilen insanlar bulunabiliyor. Bir başka artısı da Stalin Mimarisini net olarak görüyorsunuz. Şehre dağılmış anıtsal yapılar var ve hepsi de göz alıcı güzellikte. Özellikle Moskova Üniversitesi şahane.

Stalin için özel bir paragraf açmak gerekiyor aslında. Stalin öldükten sonra onunla alakalı hemen hemen hiçbir anıt, heykel nırakılmamış, Lenin için ise tam tersi. Hala birçok yerde heykeli ve resimleri mevcut. Fakat Stalin o kadar da nefret edilen bir figür değil gibi bugünün Rusyasında.

Sözün özü Rusya paranıza ve zamanınıza çok da değecek bir ülke değil. Ha ama görmüş olma duygusunu tatmin etmek istiyorsanız o sizi bileceğiniz iş.

Çok okuyorlar ama eşeklikleri baki kalıyor.