30 Ekim 2008 Perşembe

NBA Toplama Yazısı

NBA çoktan başladı, ilk maçlar oynandı, biz daha yeni yazıyoruz tabi. NBA'de sezon başlangıçlarına derbi maçı koyma geleneği sürüyor. İlk maçlar arasında Indiana-Detroit, Phoenix-San Antonio, Miami-New York ve Lakers-Clippers maçları vardı.

Ligin başında en çok ilgimi çeken iki oyuncu Andrew Bynum ve Greg Oden. Her ikisi için de NBA boyalı alanlarını domine edecek oyuncular olarak bakılıyor. Her ikisi de geçen seneyi sakat geçirdiler. Bynum lige şimdilik iyi döndü, zaten Lakers da ondan çok şey bekliyor ki Vlade Divac ve Kareem ile çalışıyor bu yumurcak. Greg Oden ise koşar adım "Sam Bowie" olma yolunda ilerliyor. İlk sezonun tamamını kaçırdı, bu sezon oynadığı ilk maçta Bynum ile karşılaştı. İlk çeyrekte sakatlandı, 2 ila 4 hafta kendisi sakatlar listesinde kalacak.

Bu sezon boyunca Pacers maçlarını izleyip özetlemeye niyetliyim. Ne kadar gerçekleştirebilirim bilmiyorum fakat bu sene Pacers geçen senelere göre daha bir umut veriyor. Granger'ın takımın lideri olduğu artık kesinleşti. Sezon açılışında Pistons'a 33 sayı atarak sezonun devamı için teminatını sundu. Eğer Murphy ayaklarını yere sağlam basar, Dunleavy sut sokar, Foster her zamanki gibi sert kalırsa play-off neden olmasın. Bu sene Tinsley'i aramayacağız gibime geliyor, T.J. Ford, Jarrett Jack, ve yeni gelen çaylak oyun kurucu, Marquis Daniels ve Diener yeter de artar. Takımın yedek derinliği de yeterli Graham, Rasho, Maceo Baston gibi oyuncular geniş seçenekler sunuyor. Bu yazıların hepsi kadroya kağıt üzerinde bakarak yazıldı tabi, bir de izlemek lazım.

Bu bu sezonun ilk NBA yazısı olsun. Umarım devamını getiririm. NBA Takvimine buradan erişebilirsiniz.

İran İçki Katliamı*

İranlı yetkililer tarafından uygulanan bu vahşeti tüm insanlık adına kınıyorum.


Dökülen içkiler gölet oluşturmuş. Kınıyoruz :)

* Katliam kelimesini kullanmamdan rahatsız olanlar varsa şimdiden özür diliyorum.

Alberto Gilardino - Milan Baros

Gilardino Palermo maçında golü eliyle attı,  hakem görmedi fakat etik kurulu gördü. İnter maçında yok.
Milan Baros golü eliyle attı.

29 Ekim 2008 Çarşamba

Kalınacak Yerler: Maldivler

Hint Okyanusu'nun ortası. Hindistan ve Sri Lanka'ya 700 km uzaklıkta bir adalar topluluğu. 100 yıl içinde yok olması bekleniyor bu adaların, ah küresel ısınma. Maldivler vatandaşları Avustralya'ya sığınacak yapılan anlaşmaya göre.

İnsanlar balayı için gidiyorlar bu ülkeye. Nasıl başlarsa öyle gitsin tabi. Evinden çıkacaksın, ılık suya gireceksin, yüzerek komşuna gidecek, eve ıslak ıslak girip komşunu sinir edeceksin, ya da zaten alışmışlardır.
Tek korku tsunami, fakat bir erken uyarı sistemleri vardır herhalde. 

PES 2009

Sonunda oynadık. Paslar daha akıcı olmuş fakat eski versiyonlardaki gerçekçilik duygusu oyunun genelinde kaybolmuş gibi geldi bana. Yine oyuna girmeden önce settingse girip joypad ayarını yapmak gerekiyor oyunu kurduktan sonra, benim gibi bir heves oyuna girmeyin. 
Ricardinho Beşiktaş'ta!
Oyunun menülerine retro bir hava verilmiş, hoş olmuş. Fakat bu EA taktiğidir, oyunda olmayan kaliteyi makyajda verirler. Konami de zaten PES 2008'de olduğu yerden geriye gitmişti.
Oyunda "Becoma a Legend" adında bir mod var. Genç yetenek oluyorsunuz burada ve kariyer basamaklarını birer birer çıkıyorsunuz. Sizi izlemeye gelenleri etkileyip transfer yapmaya çalışıyosunuz. İdmanlarda iyi performans verirseniz o hafta maçta oynuyorsunuz. Maçlar ve idmanlarda sadece kendinizi kontrol ediyorsunuz, o yüzden her top altın değerinde:) Ayrıca yarattığınız oyuncunun kariyerini internette paylaşabiliyorsunuz fakat bunun için port açmayı bilmeniz ya da öğrenmeniz gerek. Oyuncu yaratmak demişken belirteyim isterseniz kendi fotoğrafınızı işliyor oyun, tek yapmanız gereken resmi seçip ayarları yapmak. Bu moda ya biraz alışmak gerekiyor ya da bir dönem sonra sıkmaya başlıyor.
Şampiyonlar ligi modu var. Bu moda ara yüz değişiyor, bir şampiyonlar ligi maçı havasını veriyor size oyun.
Takım ve oyuncu isimleri ile yine uğraşmamış Konami, kutluyorum buradan! Hadi uğraşmadın, oyuncu isimleri biraz daha benzeseydi de maç yaparken bu kim ki diye düşünmeseydik.
Master ligde lig ayarlamak yine zor, ligde oynayacak takımları belirlerken yine her detayı yapmak zorunda bırakıyor oyun bizi.

29 Ekim 2008 - Durum Raporu

- Ülkemizde son 1 yılda kaybettiğimiz asker sayısı ABD'nin Irak'ta kaybettiği asker sayısından fazla,
- Faili meçhuller hakkında sayı vermek çok zor, intenette farklı sayılar var, hala binlerce falili meçhul var ve sayısı artıyor diyeyim,
- İşkence mağdurları da hala artıyor,
- Annelerinden duydukları ilk kelime Türkçe olmayan bebeklerin hayatı hala çok zor geçmeye aday,
- Görevi ülkeyi korumak olanlar ülkeyi korumaktan çok siyasetle ilgililer,
- Devletin içine çöreklenmiş ve aslında bu ülkedeki çoğu olumsuzluğa kaynaklık eden yapı hala ayakta,
- İnternet gün geçtikçe özgürlük alanı olmaktan çok devletin denetimli alanına dönüşüyor,
- Medya-Hükümet-Asker ilişkisinin temel hedefi toplumun manipülasyonu,
- Hamaset para ediyor, doğru söyleyen 9 köyden kovuluyor...

Engin Ceber ile İlgili Yayın Yasağı

Adalet Bakanı özür dilemiş, medya üstüne gitmiş, insanlar bu olayı konuşmuş iyi kötü. E bu kadarı fazlaydı zaten fazla şımarmıştık. Kimse Yüce Türkiye Cumhuriyetini ve onun şanlı güvenlik güçlerini, adaletin bekçisi hakim ve savcılarını eleştiremezdi. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı talep etti, Bakırköy Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesi yayın yasağı koydu. Tabi Engin Ceber'in ailesinin avukatları karara itiraz etmiş. Sonucu belli ya.
Yasak kararı Basın Kanunu'nun 3. maddesine dayanıyor. Ne kadar güzel. Madde metnini aşağı kopyalıyorum, bu metinden o karar nasıl çıktı isteyen düşünebilir. Bence gerek yok.

Basın Kanunu Madde 3: 

Basın özgürlüğü

 

MADDE 3. — Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.

 

Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.

27 Ekim 2008 Pazartesi

Taze Chrome

Yok Google Chrome betasını yayınladı sonra sustu, devamı gelmeyecek mi diye merak eden varsa işte cevabı. Dev Channel'a girin, Chrome'nin en güncel, betanın da betası versiyonunu düzenli olarak her hafta edinin. 

Ne Digisin Ne Türksün

Nasıl olsa tüm blogger ve blogspot engellendiği için otosansür uygulamadan yazacağım DigiTürk hakkındaki düşüncelerimi.

1) Digitürk ile ilk defa öğrencilik yıllarımda tanıştım. apartmanın ortak anteni olmadığı ve kablo tv hattı da bulunmadığı için ayda 15 ytl''ye digitürk bize mantıklı geldi. Aldık, almaz olaydık.
İlk ay sorunsuz geçti, ardından bir anda yayınımız kesildi. Müşteri hizmetlerini aradık, kaçak maç izlettirdiğimizi söylediler. Müşteri hizmetler ile yapılan sayısız görüşmeden sonuç çıkmadı. Müşteri hizmetleri görevlisi ne bir üst makamla görüştürdü beni ne de kendisi çözüm için bir adım attı. Tek dediği yetkilerinin kısıtlılığıydı. Digitürkün avukatına gittik ve durumu anlattım. Avukat bana böyle bir tespit yapmadıklarını, zira bu tespitlerin kendisi aracılığıyla yapıldığını söyledi. Bu konuşmaya rağmen DigiTürk eğer yayın almaya devam etmek istiyorsak ceza ödememiz gerektiğini söyledi. Siktirin la dedik, decoderlerini başlarına çaldık.

2) Yaklaşık iki ay önce DigiTürk abonesi olmayan bir tanıdığımın kredi kartından DigiTürk abonelik ücreti kesilmeye başlandı. DigiTürk durumu kayıtlarımızı inceleyim demek suretiyle lastik gibi uzattı. O sırada bir fatura daha kesti. Bu soygunu banka aracılı ile düzeltebildi.

3) Digitürk en sonunda sınır tanımadığı gösterdi. Kendi yayınlarını kaçak gösteren blog sitelerini yayınladığı için bütün blogger ve blogspotu engelleterek hepimizi mağdur etti.
İstese o blog adresini veya adreslerini engeletebilirdi. Fakat yeniden açılmasını da engellemek istediğinden bütün blogspotu engelletti. Bunun 1 adım sonrası wordpresstir, blogcudur, bloggumdur, azbuzdur. Zira digitürk'ün zihniyeti budur.
İnadına almayacağım DigiTürk ve alanı da durduracağım. Düzeltsin bakalım imajını DigiTürk.

Anayasso

Anayasso

Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavatadan Hakkari’ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hoooyyy babooov

Bebek yaniir, Bebek hasda, Bebek ataş içinde
Ben fakiro
Ben hakiro
Dohdor, ilaç, çarşı bazar; tam takiro
Gurban olam, bu ne işdir, hoooyyy babooov?

Çonçiş ağliir, çonçiş öliir, geçüt vermiy zap suyi
Parasizo
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah yolsizo
Bu ne haldir, bu ne işdir, hoooyyy babooov?

Gara dağda gar aldında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim zap suyinde yüzerler
Hökümata arzeylesem azarlar
Ben ketumo
Ben hetimo
Ben ne biçim votandaşşam, hoooyyy babooov?

Şavata’dan angara’ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız heç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara’ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız,golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir, hoooyyy babooov?

Yerin yurdun adresesin bilmirem
Angara’da anayasso
Ellerinden öpiy hasso
Yap bize de iltimasso
Bu işin mümkini yoh mi, hoooyyy babooov?

Şemsi Belli

Wordpress Şubesi

Blogun Wordpress şubesini açtık. Buradaki yazılara aynen devam, durmak yok yola devam, burası merkez. Wordpress Şubesinin adama benzemesi düzenlenmesi gerek, şu an vakit yok. O zamana kadar umarım buralar özgürleşir.

26 Ekim 2008 Pazar

Blogspot'a Serbest Giriş - Proxy Kullanmadan

Tabiki bu engelleri aşmak geçici bir çözüm, asıl sorun zihniyette, fakat şimdilik olanaklar bunlar. 

c:/windows/system32/drivers/etc diinindeki "hosts" dosyasına sağ klik yaparak salt okunur olma özelliğini kaldırıyoruz. Ardından engelli sitelerin ip nolarını ve site adreslerini oradaki satırlara ekliyoruz. Kaydedip Çıkıyoruz. Bu kadar. 
Örnek: 
72.14.207.191 blogger.com 
209.85.165.191 www.blogger.com 
208.117.236.69 youtube.com 
208.117.236.69 www.youtube.com 
64.233.183.103 blogger.com 
64.233.183.103 blogspot.com 
64.233.183.103 mutevazisyen.blogspot.com 
64.233.183.103 acetobalsamico.blogspot.com 
64.233.183.103 pclionfc.blogspot.com 
64.233.183.103 noatsamisa.blogspot.com 

Satırlarını eklerseniz Youtube ve Blogger açılır. Görüldüğü gibi girmek istediğimiz her blog için blogspot'un ip adresini tekrardan girip karşısına gireceğimiz blogun adresini yazmamız gerekiyor. Ben örnek olarak mütevazisyen, aceto, noatsamisa ve pclonfc bloglarını ekledim.

25 Ekim 2008 Cumartesi

Bütün Bu Sansürün, Yasakların, Kuşatılmışlığın Sebebi Ne?

Bugün öğleden sonra ortaya çıkan hadisedir, artık anlamakta güçlük çekilmemekte, sadece umursanmamaktadır. Bazı adresler halen çalışmakla birlikte çoğu bloga ve blogspot ana sitesine ulaşılmıyor.

Altında mahkeme kararı bulunmadığından dolayı uygulamanın mahkeme kararından ziyade Türk Telekomun tasarrufu olma ihtimali daha kuvvetli. Zaten aslında kapamaların çoğunu Türk Telekom yapıyor başvuru üzerine. 

İnsanların en özgür oldukları yer internete ve onun da en formatsız, en rahat bölgesi olan bloglara neden dadanılır, neden korkulur? 

Sözlüklerde yazdığım bazı yazıları "hakaret kapsamına girebilir" tarzı sebeplerle silen yöneticilere kızıyordum. Artık kızmıyorum. Üstlerinde demoklesin kılıcı sallanıyor.

Evet hakimlere de lafım var. Yasa emrediyor kapatıyıyorlar çoğu durumda aslında geçerli bir açıklama değil, olay hakimin yorumunda bitiyor çoğu zaman, fakat genel zihniyet yasakçı olduğu için çıkan kararlar genel olarak yasaklama yönünde oluyor.

Ülkeden nefret ettiriyorlar, her yerden bir kuşatılmışlık duygusu vuruyor. İnternet yasak, gazetelere sansür, dergilere kapatma, muhalefete cop, işkence bazen ölüm, kıyafete sınır...

İnsanların kendilerini ifade etmelerini sağlayan bütün kanallar bir bir kapatılıyor. İnsan kendine yabancılaşıyor, zaten amaç da bu herhalde. Sessiz, konuşmayan, kendini ifade etmeyen huzurlu bir toplum yaratmak. 

Sorun ne anayasa ne de hükümet. Sorun asker-millet zihniyetinde. Sen önemli değilsin, senin varlığın, kişiliğin, duyguların, düşüncelerin, heyecanların, malların senden daha büyük bir varlığa her an kurban edilebilir. Ağzını bile açamazsın. Açarsan zaten vatan hainisin.

Dışardayken insan burayı özlüyor, herhalde sebebi bu yoğun kuşatılmışlığa karşı duyulan sinirdir, öfke baldan tatlı geliyor. Türkiye'de iken de dışarıdaki ferahlığı özlüyor. Türkiye'de yaşayan hiçbir türlü iflah olamıyor. Stockholm değil, Türkiye sendromu bu.

Burası barış istemenin vatan hainliği sayıldığı bir ülke, zira barış zamanı asker-millet özgür halka dönüşüverecek, bazı ayrıcalıklar gidecek.

Her haltı yiyorlar işte bu ayrıcalıkları korumak için. O duvara atılabilecek en ufak çakıla misli ile karşılık veriyorlar. Göstericileri gözaltına alıyorlar, barış isteyenleri vatan haini ilan ediyorlar, interneti yasaklıyorlar. 

Bizi bu şekilde kuşatanlara devlet diyoruz fakat esasında devlet değildir o, devlet denemez. Alışkanlıktan devlet deriz. Devlet görünümündeki zorbalar topluluğudur. Devletin tekelindeki yetkileri keyfen uygularlar, ülkedeki insanları -bu noktada devlet yoksa vatandaşlık da ve onun yüklediği hak ve ödevler de yok, o yüzden insan diyroum öncelikle- boyunduruk altına alırken hiçbir utanma, sıkılma, hicap duymazlar.

Bu ülkedeki herkesin zararına çalışıyorlar. İhanet ediyorlar.

Ek: Erimi engelleme kararını Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı ile vermiş. Fakat ne bir gerekçe görebiliyoruz ne de bir karar özeti. Zaten o gerekçe de 2 ay sonra yazılır ya.

24 Ekim 2008 Cuma

Unakıtan A.Ş.

Yumurta, un, tavuk falan derken Unakıtan Ailesi enerji sektörüne de el atmaya karar verdi.
Unakıtan Ailesi 3 Eylül 2008 tarihinde kurduğu ZİA Enerji Ltd. şirketi üzerinden "tasarruf ampülü" ithal edecek. Çok güzel, çevreye yararlı bir iş. Fakat işin içinde Unakıtan olunca insan bunun altında acaba ne çıkacağını düşünmeden edemiyor. Her seferinde de bir buzağı çıkıyor öküzlerin altından. Bu seferki öküz tasarruf ampülü ithalatı, buzağı ise Başbakanlığın Maliye Bakanlığının isteğiyle yayınladığı bütün devlet kurumlarındaki sarı ampullerin taarruf ampulleriyle değiştirilmesini tebliğ eden genelge. Bu değişimin maliyeti 5 Milyon YTL civarında.
Başbakan çevrecinin daniskası, Unakıtan sayesinde de artık daha az elektrik fturası ödeyip, doğaya daha az zarar vereceğiz!

23 Ekim 2008 Perşembe

Lt Zofia'nın Köpeğiyim Ondan Red Alert Oynuyorum*

Red Alert 2'nin lateks üniformalar içindeki Sovyet iletişim subayı olan taş hatun karakterdir kendisi. Ergenlelik döneminde benim de dahil olduğum bir çok abaza genç sırf Zofia'nın demolarını görebilmek için sürekli Sovyet görevleri oynardı. Hatta bazılarımız işi abartıp Red Alert 2 videolarını oyun dışında da izleyebilmenin yollarını ararken kod yazmayı öğrendi. E tabi o zaman youtube, dailymotion falan yok. Oyuncaklarımızı tahtadan yaptığımız zamanlar. Bizim zamanımızda hayalgücü bir başkaydı canım.
Aleksandra Kaniak'ın hakettiği yerde olmadığı kannatindeyim çok ciddi olarak. Gerçi Red Alert 3'de kendisini teğmenlikten terfi etmiş olarak görecekmişiz.

* Silinmiş bir ekşi başlığıdır.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Anayasa Mahkemesi'nin Türbanla Alakalı Yasa Hakkındaki Gerekçeli İptal Kararı Eleştirisi

Anayasa Mahkemesi nihayet gerekçeli kararını açıkladı. Anayasa Mahkemesi'nin iptal gerekçesinin özünü oluşturan metinleri ile karşı oy yazıları aşağıdadır.

"...Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasayı değiştirme yetkisi TBMM’ne tanınmıştır. Kaynağı Anayasa olan bu yetkinin Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve Anayasaya uygun olarak kullanılacağı kuşkusuzdur. Yasama organı bu yetkisini 175. maddede belirtilen yöntemle kullanırken, yetkinin her şeyden önce asli kurucu iktidar tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması gerektiği açıktır.

Anayasa’nın 4. maddesinde “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilmek suretiyle, 175. maddede belirlenen yetkinin kullanılamayacağı, kullanılsa dahi hukuken geçerli olamayacağı alanlar açıkça belirlenmiştir.

Anayasa’nın 148. maddesinde öngörülen teklif ve oylama çoğunluğuna uyulmaksızın gerçekleştirilecek bir Anayasa değişikliği hukuken geçerli olamayacağı gibi, değiştirilmesi teklif edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi yasama organının yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olduğu bir alanda yasama faaliyetine hukuksal geçerlilik tanımak da mümkün değildir.

Anayasa değişikliklerinin yukarıda belirtilen Anayasa normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasanın ilk üç maddesinde somutlaşan temel tercihe uygun olması gerekir. Bu çerçevede Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.

Anayasa’nın 175. maddesine göre kullanılacak Anayasa’yı değiştirme yetkisinin, hukuksal geçerlilik ve etkinlik kazanabilmesi için Anayasa’nın 4. maddesinde teklif edilemez olarak belirlenen hükümlere ilişkin olmaması, teklif ve oylama çoğunluğuna uyularak ve nihayetinde ivedi görüşme yasağı ihlal edilmeden kullanılmış olması gerekir. Teklif edilebilir olmayan bir Anayasa değişikliğinin 148. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen teklif çoğunluğu koşulunu yerine getirmiş olması, hukuken geçersiz nitelikteki bir yasama tasarrufunun sırf sayısal çokluğun gücüyle etkin kılınmasının gerekçesi olamaz. Zira kurulu iktidar olan yasama organının işlem ve eylemlerinin geçerliliği, asli kurucu iktidarın öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.

Anayasanın 148 inci maddesindeki, Anayasa değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif … şartına uyulup uyulmadığı” hususlarıyla sınırlı olduğunu ifade eden hüküm, yukarıdaki açıklamalar ışığında, “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik olarak yapılacak bir denetimi de içerir.

Yürürlükteki Anayasamızın öngördüğü düzen, anayasal normlar bütünü ve bu bütünü somutlaştıran ilk üç maddede ortaya çıkan bir anayasal düzendir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi Anayasa’nın ilk üç maddesinde, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde ortaya çıkmaktadır. 4. madde ise ilk üç maddenin güvencesi olma niteliği itibariyle doğal olarak değiştirilmezlik özelliğine sahiptir. Bu durumda Anayasa’nın 4. maddesi dâhil olmak üzere her bir maddede yapılacak değişikliklerin siyasal düzende değişikliklere ve kurucu iktidarın yarattığı anayasal düzende dönüşümlere yol açması mümkündür. O halde Anayasa’nın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle Anayasa’nın 4. maddesinin yasama organı için çizdiği sınırların aşılma olasılığı göz ardı edilemez.

Dolayısıyla Anayasanın ilk üç maddesinde değişiklik öngören veya Anayasa’nın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak aynı sonucu doğuran herhangi bir yasama tasarrufunun da hukuksal geçerlilik kazanması mümkün olmadığından, bu doğrultudaki tekliflerin sayısal yönden Anayasa’ya uygun olması tasarrufun geçersizliğine engel oluşturmayacaktır.

Açıklanan nedenlerle, Anayasa Mahkemesi’nin, 5735 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddelerinin Anayasa’ya uygunluğunu inceleyebileceğinin ve söz konusu maddelerin Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyetin Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen niteliklerine aykırı olup olmadığı, aykırı olduğuna karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasa’nın 4. maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebileceğinin kabulü gerekir.

Haşim KILIÇ ve Sacit ADALI bu görüşe katılmamışlardır..."

Anayasa Mahkemesi buraya kadar ne diyor kısaca özetleyelim: Anayasa Mahkemesi Görev ve Yetkilerinin düzenlendiği Anayasanın 148. maddesinin anayasa değişikliklerini denetleme yetkisini sadece ve sadece şekil denetimi ile sınırlı tutan 1. ve 2. fıkaralarını lafzından farklı yorumluyor ve diyor ki: Anayasa'nın değiştirilemez maddeleri olan ilk 4 maddesine aykırı hükümler içeren anayasa değişikleri şekil yönünden sakattır. Zira ilk 4 maddenin değiştirilmesi talep edilemez. Değiştirilmesi talep edilemeyen maddeleri dolaylı olarak değiştirmek iptal sebebidir. Anayasanın değiştirilebilir maddelerinde yapılan değişiklikler ilk 4 maddeye aykırı oldukları takdirde şekil yönünden sakattırlar.

Tabi bu durumda Anayasa Mahkemesi dolaylı olarak ilk 4 maddenin Anayasanın diğer maddelerinden üstün maddeler olduklarını yani asıl anayasanın bu ilk 4 madde olduğunu da açıklamış oluyor. Bu da demek oluyor ki Anayasa mahkemesi her türlü anayasa değişikliğini, şekil yönünden denetim kisvesi ile hem esas hem de şekil yönünden denetleme yetkisi tanıyor kendisine, 148/1 ve 2 fıkaralarının tamami ile aksi yönde olarak.


"...Toplumsal sorunların Anayasa’nın açık hükümleri çerçevesinde ve demokratik barışı ve uzlaşıyı esas alan yöntemlerle çözümü yerine, dinin, din duygularının veya dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmek suretiyle kullanılmasına Anayasa izin vermemektedir...
...Açıklanan nedenlerle dava konusu Yasa’nın 1. ve 2. maddeleri Anayasa’nın 2., 4. ve 148. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir..."

Anayasa mahkemesi yukarıdaki ilk cümlede açık olarak esas yönünden denetim yapmıştır. Ki bu cümle bütün gerekçenin temelidir.

Karşı oy veren Haşim Kılıç:
Usul Yönünden:

"...Çoğunluk görüşü, kurucu iktidar ile ilgili isabetli açıklamaların ardından vahim bir hataya düşmekte, kanun yapan yasama organı ile Anayasa’yı değiştiren tali kurucu iktidar arasındaki farkı görmezden gelmektedir. Aynı organ tarafından gerçekleştirilmiş olmakla birlikte ikisinin hem nicelik, hem de nitelik olarak birbirinden farklı bir işlevi olduğu, Anayasa hukukunun temel bilgilerindendir. Yasama ve Anayasa’yı değiştirme işlevi TBMM tarafından yerine getirilirken, ilki Anayasa’nın 96. maddesi uyarınca Anayasa’nın hiçbir maddesine aykırı olmamak koşuluyla basit çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi bulunmayan “yasa” koyma işlevi iken, diğeri Anayasa’nın yalnızca ilk üç maddesini değiştirmemek koşuluyla, nitelikli çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi olan Anayasa Mahkemesi dahil tüm kurum ve kuruluşları bağlayıcı “Anayasayı değiştirme” işlevidir.

Bu gerçeğe karşın, yapılan Anayasa değişikliğinin iptal edilmesinin olağan bir yasanın iptalinden hiçbir farkı kalmamıştır. Demokratik bir ülkede, hukuksal değerlendirmelerin dayanağı varsayımlar veya öznel kabuller değil, demokratik süreçlerin ürünü olan hukuk kurallarıdır. 1982 Anayasası’nın önceki tecrübeler nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin esas denetim yetkisini yasaklayıp, şeklî denetim yetkisini çok daha ileri bir düzeyde sınırladığı ortada iken, adeta bu süreç hiç yaşanmamış gibi, şekil denetiminin 1970’li yıllarda yapıldığı gibi, başka adlar altında yeniden devreye sokulmasının meşru bir temeli bulunmamaktadır. Sosyal ve siyasal yaşamın dinamizmine uyum sağlamak amacıyla Anayasa’nın bütünlüğünü oluşturan normları değiştirmek suretiyle Anayasal düzende dönüşümlere ve değişikliklere her zaman gidilebilir. Anayasal normlar arasında hiyerarşik bir ilişki kurulamaz. Anayasa’nın 2. maddesindeki soyut niteliklerin somutlaştırılması diğer maddelerdeki düzenlemelerle mümkündür. İlkelere, bu somut düzenlemelerle anlam kazandırılarak bütünlük sağlanır. Başka bir anlatımla ilk üç maddenin dışındaki maddelerle değiştirilemez hükümlere dinamik bir yapı kazandırılarak siyasal yapının temel tercihlerinin meşruiyet temelleri güncelleştirilmiş olur. Değiştirilemez kurallar dinamik bir dönüşüme tabi tutulmadığı takdirde tıkanan hukuksal yollar nedeniyle demokrasi dışı girişimlerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Çoğunluk görüşü, Anayasa’nın gelecek kuşakların sorunlarına cevap verme olanağını ortadan kaldırmakla, esasen kendisi değiştirilemez hükümleri işlevsiz hale getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1961 Anayasası döneminde Anayasa değişikliklerini iptal etmesi üzerine, 1971 Anayasa değişikliklerinde Anayasakoyucu, bu durumu, “kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanımı” olarak nitelemiş ve denetimin yalnızca biçimsel unsurlar bakımında yapılabileceğini kabul etmiştir. Elbette yapılan incelemede sözkonusu iradenin Anayasakoyucu iradesi olduğu saptandığı andan itibaren, tüm kurulu iktidarları bağlayan niteliğiyle bunun esastan denetime tabi tutulması mümkün değildir.

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 1975 yılından başlayarak Anayasa değişikliklerinin esas denetimini “biçimin esas yönünden incelenmesi” adı altında sürdürmesinin ardından, 1982 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisi 1971 Anayasası’nda öngörülenden öte sınırlamaya tabi tutulmuştur. 1982 Anayasası’nın 148. maddesinde Anayasa Mahkemesinin yalnızca biçim denetimi yapabileceği bu denetimin ise (a) teklif çoğunlu, (b) oylama çoğunluğu ve (c) ivedilikle görüşülme koşuluna uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlı olduğu hiçbir farklı yoruma elvermeyecek açıklıkta vurgulanmıştır. Bu düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’nin esas denetimini hangi ad altında olursa olsun yapmasını engellemek amacıyla kabul edildiği Danışma Meclisi tutanaklarında yeralmaktadır...

...
Anayasakoyucunun tarihsel deneyimlere dayanan açık tercihi karşısında çoğunluğun “içerik yönünden” veya “esasın biçim yönünden incelenmesi” tarzındaki usullerle ulaşmaya çalışılan sonucun, mantıken doğru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü başlık altında yapılan inceleme, yapılan Anayasa değişikliğinin anlam ve kapsamını belirledikten sonra, bunun Anayasa’nın 2. maddesindeki ilkelere aykırı olduğunu tesbitten ibarettir. Esas denetim de zaten bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla Kurucu İktidar Anayasa Mahkemesine esas denetim yetkisi vermiş olsaydı, zaten bundan farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktı. Bu durumda “1982 Anayasası Anayasa Mahkemesine neyi yasakladı” sorusu cevapsız kalmaya mahkum olmaktadır."

Diyerek kanımca anayasa değişikliklerinin denetiminin nasıl yapılması konusunda çok temel bir yazı yazmış, ardından da geçmiş uygulamalar konusunda kurucu iktidarların her seferinde neden bu denetimi 2 kere yeniden ve sınırını her seferinde daha da belirginleştirerek yaptığını açıklayarak karşı oy yazısını usul yönünden temellendirmiştir.

Esas Yönünden:

(Usul sorununun aşılması üzerine bu bölüme ilişkin karşıoy yazılmıştır.)...

...
Çoğunluk görüşü laikliği, eleştirel akla dayalı bir süreç olan aydınlanmanın bir ürünü olarak tanımlamış, bu ilkenin bilim ve sanatı esas alan Rönesans ve dinsel çoğulculuğu esas alan Reformasyon ile ilişkisini isabetle vurgulayarak, çağdaş dünyaya egemen olan temel parametreleri benimsemiştir. Ancak esasta ulaştığı sonuçlar çağdaş dünyadaki sonuçlarla temelde çatışmaktadır. Hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan üniversitelerde dinsel simgeleri düzenleme zorunluluğunu dayatmaktadır. Aynı propoganda etkisine sahip siyasal simgelere ilişkin herhangi bir sınırlandırma ihtiyacı ise duyulmamaktadır. Üniversiteler propagandanın, farklı görüşlerin, yoğun siyasal, sosyal ve bilimsel tartışmaların egemen olduğu, olması gerektiği ayrıcalıklı mekanlardır. Toplumsal yaşamda çoğu zaman bulunamayacak aydınlanma, sorgulama, karşılaştırma, kabul ya da ret olanaklarını üniversiteler sunabilmektedir. Toplumsal yaşamda geçerli olmayan kılık kıyafet düzenleme gerekliliğini üniversitelere dayatmak, hem üniversitelerin bu olağan işlevine, hem de Anayasa’da öngörülen akademik, bilimsel, düşüncel, kolektif ve diğer entelektüel özgürlükler manzumesine ters düşmektedir. Üniversiteler kışla değildir. Ders disiplini, reşit öğrencilerin uniform bir davranış, düşünüş ve inanç modeline sokulmasının gerekçesi olamaz. Üniversitelerde düzenleme yetkisinin tek meşru gerekçesi, eğitimin üniversiter gereklere uygun olarak yürütülmesi olmalıdır.

Çoğunluk gerekçesinde, 5735 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile Anayasa’nın 42. maddesine eklenen “kanunda açıkça yazılı olmayan” ibaresinden, yasa ile açıkça yasaklanmadıkça yüksek öğretimde kıyafetin herhangi bir ölçüye tabi tutulmaksızın serbest bırakıldığı, yükseköğrenim hakkını kullananlara bu kıyafetleri taşımaktan dolayı herhangi bir yaptırım uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Oysa bu ifadenin temel amacının, yasakoyucu dışında hiçbir organın temel hak sınırlamasına tevessül etmemesini sağlamak olduğu unutulmaktadır. Yani 13. madde de yasakoyucuya ait olan bir yetki biraz daha vurgulanarak ifade edilmektedir. Diğer yandan yukarıda ifade edilen varsayım devam ettirilmekte, ülkede bireylerin dinsel özgürlüklerinden kaynaklanacak hak ihlalleri ve kamu düzeninin bozulması karşısında hiçbir yasal düzenlemenin bulunmadığı ve buna dayalı olarak da tüm devlet organlarının eli ve kolunun bağlı olduğuna inanılmaktadır. Oysa 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesi başlı başına bu gereksinimleri karşılayacak niteliktedir. Genel nitelikli diğer yasalardan söz etmeye dahi gerek bulunmamaktadır.

Öte yandan çoğunluk görüşünün temelini oluşturan hususun iptal edilen düzenlemenin lafzı olmayıp, gerekçesinde yer alan “başörtüsü” ifadesi olduğu gözden kaçmamaktadır. Hiçbir bağlayıcılığı olmayan yasa gerekçesinde yer alan bir kavramın, Anayasa’nın temel tercihlerini ihlale neden olacak kadar ölçüsüz bir korkuya ve endişeye neden olması, hukuk bilimiyle açıklanabilir olmaktan uzaktır."

Sacit Adalı Karşı Oy Yazısında:

"...

Şekil bakımından denetleme esasa girmemeyi öngörmesine karşın, Anayasa değişikliğinin gerçekte neyi amaçladığının ortaya çıkartılması kaçınılmaz olarak esas denetimine girme mânâsına gelmektedir. Anayasa normunun anlam ve kapsamı da, Anayasa’ya uygun yorumla ulaşılan sonucun doğuracağı esastan iptal yahut uygun bulunma neticesi de birer esas denetim parametreleridir. Bu itibarla, normun muhtevası hakkında bağlayıcı kararla ulaşılması, heyetin çoğunluğunun şekil yönünden değil esasa girerek karar verdiğini gösterir ki, bu, yetkisi dışında görünmektedir. Çünkü 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliklerin salt biçim yönünden incelenmesi hâlinde, basitçe, ortada 148. maddenin şartlarına aykırılık bulunmadığı belirtilerek dosyadan el çekilmesi gerekecekti. Halbûki, şeklî aykırılık tartışmaları aşılmış, yapılan düzenlemenin 2. maddeyi dolanarak veya dolaylı olarak değiştirdiği yorumlarına girmekle normun bizzat ve kaçınılmaz tarzda esastan incelenmesine geçilmiş olmaktadır.

Bundan sonra her türlü gerekçenin gayet rahatlıkla içine girebileceği derecede geniş anlamları olan demokrasi, lâiklik, sosyallik kavramları uyarınca ve bunlarda Anayasa Mahkemesi’nce her zaman farklı yorumlamaya gidilebileceği ihtimaliyle artık hiçbir Anayasa değişikliği yapılamayacak, teklif edilemeyecek, akla dahî getirilmeyecektir.

Bu sûretle, bırakalım Anayasa’yı yeniden yapmayı, en küçük değişiklikte dahi karşısında değiştirilemez üç madde bulunacaktır.

Anayasa’nın yeniden hazırlanması da yalnızca ve sadece aslî kurucu iktidarın işi olacak, tâli kurucu iktidardan artık hiç bahsedilmeyecektir...

...
Kanunlar ve anayasalar abesle iştigal etmez. Anayasa’nın 4. maddesiyle ilk üç maddedeki değişiklik yasaklanmakta iken, eşitliğin ve eğitim özgürlüğünün vurgulanmasından öte gitmeyen 10. ve 42. maddelerdeki değişikliğin 4. madde kapsamında olduğunu ileri sürmek (fevkalâde) zorlama bir yorum olmaktadır...

...
Devamlı şekilde niyetleri sezmeye çalışmak, varsayımları ve olasılıkları bahâne etmek problemi çözümsüzleştirmektedir. Hukuk devletinde işlemler, vehimler, tahminler veya kehânetler üzerine değil Anayasa ve yasalara uygun somut gerçeklikler üzerine binâ edilir..."

Genel olarak
"5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" esas yönünden denetlenerek iptal edildi diyebiliriz sanıyorum. Gerekçeli kararın tamamı buradadır.

Indiana Pacers 1997-1998

O sezon ilk 5 Mark Jackson, Reggie Miller, Chris Mullin, Dale Davis ve Rik Smits idi. Yedeklerdeki takım bile çampiyonluğa oynayacak gibiydi: Jalen Rose, Travis Best, Antonio Davis, Austin Croshere, Derrick McKey.

Kalınacak Yerler: Trilye

Bu sefer kalmak istediğim yer olarak Kutup İstasyonlarından daha sıradan bir yer seçtim. Trilye.
Mudanya'ya bağlı bir sahil kasabası. Nüfus az. Sokaklar ve evler buram buram tarih kokuyor. Sahilde birkaç balık lokantası var.
Kasabanın ufaklıkları üzün verdiğinde kafa bile dinlenebiliyor Trilye'de. Rakı-Balık muhtemelen çok keyiflidir. Sahildeki rakı-balık ortamına bakınca insan herhalde burayı kuranlar bu ortamı düşünerek kurmuşlardır diye geçiyor insanın aklından. Kasabayı kimin kurduğuna dair rivayetler var. Tarihi eserlere bakarsak Anadolu'nun ilk uygarlıklarından bugüne kadar her medeniyetten bir iz var. Zaten Trilye'de iz bırakmayan uygarlık Anadolu'da yaşamıştır, eksik kalmıştır gözümde.
Emeklilik sonrası mekan gibi duruyor fakat. Ya da yaşadığın hayatı boşverip oraya taşınacaksın. İş aslında tercih meselesi. Karnını doyuracak kadar zengin, akşamları rakı, balık ortamına keyif katacak kadar arif olmak yeter aslında.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Gençlerbirliği - Beşiktaş


Gençlerbirliği taraftarı Çav Bella'yı söylüyor, Çarşı Gündoğdu Marşını uyarlamış, sanırsım komünizmin hayaleti hortladı, ülke devrime koşuyor.

Ergenekon İddianamesi Nasıl Okunacak?

Ergenekon Davası siyasidir, değildir, öyle bir yapılanma vardır, yoktur o kısmı umarım bağımsız bir yargılama süresi sonunda açıklığa kavuşur. Fakat bir kaç gündür bu süreç usulen nasıl ilerleyecek onu düşünüyorum. Zira gerek kanun, gerek yargıtay içtihatları gerekse de AİHM Kararları iddianamenin ekleri ile birlikte yüze okunması gerektiğini söylüyor. Hadi ekleri bir kenara koyalım. Toplam 211130 sayfa ediyor 86x2455. Okuma usulü nasıl olacak, eğer ekler de okunmaya kalkarsa ilk celse kaç sene sürecek. Hatırladığım kadarı ile ceza kanunu geri yürümemekle birlikte ceza usul kanunları için böyle bir zorunluluk yok. Fakat mevcut siyasi ortam da bu dava için yeni bir kanun çıkarmaya müsait değil.
Bu durumu sevdiceğe anlattığımda aldığım cevap harikaydı: "Milletin bir taraflarına nasıl ettiğinizi şimdi bir de biz mi size anlatacağız!" bu da bir yaklaşım tabi.

19 Ekim 2008 Pazar

Kalınacak Yerler: Kutup İstasyonları

Enerjinin Güneş Panneleri ve rüzgar türbinlerinden, suyu her yerden temin edildiği, karışanın görüşenin olmadığı, modern dünya ile bağlantı için tek yolun uydu bağlantısı olduğu. İçinde belki kafa dengi birkaç eleman, belki sevdicek, yeteri kadar yiyecek,medeniyeti unutturmayacak kadar teknoloji.Keşif ve merakın vereceği heyecan, en yakın kalabalıktan binlerce kilometre uzakta olmak. Belki mekanın tek hakimi olmak, yalıtılmış olmak...

Oda sıcaklığı insanı olarak beni bile çok ciddi cezbediyor.

18 Ekim 2008 Cumartesi

BM Güvenlik Konseyine Geçici Üye Olmak

Türkiye BM Güvenlik Konseyi üyeliğine 2009-2010 dönemi için 151 oy alarak ilk turda seçildi. bizim medyada da yer aldı bu durum. Fakat hiçbir yerde bu konsey ne işe yarar, nasıl çalışır, Türkiye'ye getirisi ne olacak da bu kadar uğraştık diye bir haber, bilgi kırıntına rastlayamadım. Bildiğimiz, araştırdığımız kadarıyla verelim.
Konsey 15 üyeden oluşuyor. Üyelerden 5 tanesi daimi, 10 tanesi ise Türkiye gibi seçimle gelen geçici üye. Daimi üyeler 2. Dünya Savaşının galiplerinden oluşuyor. ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere. Bu 5 üyefrn her birinin konseyde alının kararları veto hakkı var. Eğer veto yoksa 15 üyenin 9'unun oyu gerekiyor konseyin karar alabilmesi için. BM'nin diğer organlarının aksine konseyin kararları bağlayıcı. BM Güvenlik Konseyinin kararı olmadan bir ülkeye savaş açmak uluslararası hukuku ihlal sayılıyor. İşin özü önemli bir organ. Üyelerin dünya politikasındaki ağırlığı bir nebze de olsa artıyor. 1951-1952, 1954-1955 dönemlerinde ve son olarak da 1961 yılında Polonya ile paylaştığı bir yıllık yarı dönemde yeraldı Türkiye konseyde. Bu 4. üyeliğimiz olacak. Hayırlı olsun.
Aşağıdaki linkler Konseyle alakalıdır. Yandaki resimde Konsey Çalışma Halindedir.
Konseyin Sitesi
Bugüne Kadar Yapılan Oylamalar
Bugüne Kadarki Geçici Üyeler

17 Ekim 2008 Cuma

Anneke van Giersbergen

The Gathering dinlediğimden değil. Hatun ablamız çok güzel.

Yeniden 5'i 1 Yerde

Yukarıdaki resim Kenan Evren ve Milli Birlik Komitesini birlikte resmediyor. Halk onlara 5'i 1 Yerde adını takmıştı. Bunların muadilleri bugünlerde yeniden poz verdiler.
Bu resimde de İlker Başbuğ ve 3'ü kuvvet komutanı olmak üzere 4 üst düzey paşa var. 2 resim arasında 7 adet fark bulabilir miyiz bilmiyorum fakat İlker Başbuğ o 7 farkı da ortadan kaldırmak niyetinde olabilir.

Belki alakalıdır:
"Tarihte her şey iki defa yaşanır; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak."
Karl Marx

Taraf Gazetesi

Sabah durakta otobüs bekliyorum. Yol uzun olduğu için yolda ya kitap ya gazete gerekiyor. Taraf okuyorum ben de. Yanıma yaşlıca bir adam gelip, "Bu gazetenin yazdıkları hep yalan, bir kere sahibinin yüzünde meymenet yok!(A. Altan'ı kastediyor), Başbuğ bunların hepsinin canına ot tıkayacak" diyor ve beni aydınlatma çalışması yapmaya başlıyor. Gerisi önemli değil.

Taraf Gazetesi farklı bir gazete.
Doğru ya da yanlış, iyiniyetli ya da kötüniyetli, kaliteli ya da kalitesiz...
Bu sıfatlar şu an için ikinci planda kendi adıma. Türkiye'nin TSK'nın da eleştirilmesine ihtiyacı vardır. Taraf işte bunu yapıyor. Bu yüzden yayın içeriğine bakmadan hergün alıyorum, önceki gün yapılan yayını beğenmesem bile.

Şili Darbecilerle Hesaplaşıyor

5 ay önce Pinochet Diktası dönemindeki cinayetlerle ilgili bir yargılamada bir yargıç 100 civarında gizli servis elemanı ve ordu mensubunu tutuklamıştı. Sıra dönemin liderlerine gelmiş Şili'de.
Şimdi de dikta döneminde tüm ülkeyi dolaşarak sosyalistleri öldürmesiyle "Ölüm Kervanı" adını alan örgütün liderleri Sergio Arellano Stark, Teofilo Arce Tolaza, Jose Sepulveda Baeza, Leopoldo Gonzales Norambuena ve Segundo Sandoval Gomez 4 ila 6 yıl arası hapis cezasına çarptırıldı.

Türkiye'de 1980'nin zamanaşımı 2 yıl sonra doluyor.

TSK Tezatları

Son 1 yılda verdiğimiz şehit sayısının, Irak'ta ölen ABD askerlerinin sayısından daha çok olduğunu yeni öğrendim. Ciddi bir şok durumu.
Militarist cenah banır bangır ABD'nin Irak'ta batağa saplandığını bağırıyorlar. Bu bilançoya göre Irak batak ise PKK daha büyük bir batak. ABD ordusu başarısız ise TSK daha başarısız.
Kaldı ki ABD ordusunun işi çok daha zor. Saldırı Kürt Özerk Bölgesi hariç heryerden geliyor ve genel olarak kayıp verdirmenin daha kolay olduğu şehirlerde yapılıyor. Buna rağmen ABD ordusu daha az kayıp veriyor. Yabancı bir ülkede işgalci olan, mücadele alanının TSK'nin mücadele alanından çok daha geniş olduğu Irak'ta ABD ordusu TSK'dan daha az kayıp veriyor.
Ardından TSK'nın başı çıkıyor ve TSK'yı eleştirenleri düğman yerine koyup terörist muamelesi yapıyor. Ne görevden alınan bir komutan var ne de kamuoyuna verilen cevaplar, fakat bol bol yayın yasağı ve tehdit var.
Ölen çocuklar bu halkın çocukları, cevap alamayan yine bu halk.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Blog Action Day: Zengin Daha Zengin, Fakir Daha Fakir

Bugün blog action day. Blog Hareket Günü ya da blog aktivite günü gibi çevirebiliriz. Geçen senenin konusu çevre idi, bu sene yoksulluk. Dünyanın her yerinden milyonlarca blogcu bugün bu konuda yazılar yazacak. Girişi bitireyim ben de başlıyorum.

Kapitalist sistemin temel prensiplerinden biri gelir eşitsizliğidir. Sistem paranın giderek bir merkezde toplanması ilkesine göre çalışır. Bu da kısaca şu demek oluor: Yarın fakir daha fakir, zengin de daha zengin olacak.
Asya-Pasifik'in 9 kilit pazarı, Avustralya, Çin, Hong Kong, Hindistan, Endonezya, Japonya, Singapur, Güney Kore ve Tayvan'da zengin sayısı 2.8 milyona ulaşmış durumda. Bu 2.8 milyon kişinin toplam serveti de geçen seneye oranla yüzde 12,5 artmış ve 9,5 tirlyon dolara ulaşmış. Bu zenginlerin 20.400 tanesi ise ultra zengin. Parayı koyacak yer bulamadıkları için kriz yaşıyorlar. Kimisi hisse senedi, kimisi gayrımenkul, kimisi de yatırım fonu, devlet tahvili tercih ediyor parasını saklamak için. Bu 20.400 kişi de geçen seneye göre yüzde 16,4 kalabalıklaşmış.
Şimdi bu iş ekonomik büyümeden hızlı gittiği takdirde bunun bir anlamı olur. Servet transferi. Fakirden, zengine akan para. Oysaki bu 9 kaplan arasında en hızlı büyüyen Çin ekonomisi yüzde 11,4, Hindistan ekonomisi ise yüzde 7,9 hızla büyümüş. Zenginlerin oranı Hindistan'da yüzde 22,7 hızla, Çin'de ise yüzde yüzde 20,3 hızla artmış.

Bu 9 ülke ülke içerisinde halkı en fakir olanlar, yani kişi başına GSMH'si en düşük olan iki ülkedir Hindistan ve Çin. Fakat zenginleri genel büyümeden daha hızlı çoğalan ülkeler de bunlar. Bu en başta belirttiğim olaydır. Zengin daha da zengin oluyor, fakir daha fakir."Globalleşme, ülkemdeki değerleri yerle bir ediyor. Genellikle genç kadınları köylerden topluyorlar ve mevsimlik işçi olarak çalıştırıyorlar. Bu işçiler bir sene bir yerde çalışıyorlar, bir sene başka yerde… 200 milyon göçmen işçi var. Bunlar her sene yerlerini değiştirmek zorundalar.
Bunlardan elektronik sanayinde yarısı kadın olmak üzere, 120 milyon insan çalışıyor. Siemens, Philips gibi fabrikalarda…
Çin hükümeti, bu genç insanları bir yandan çalıştırıyor, fakat diğer taraftan da oturma izni vermiyor. Çin kanunlarına göre, eğer bir köyde doğmuşsanız siz köylüsünüz, başka bir yerde ikamet edemezsiniz. Bu yüzden çoğu, şehirlerde kaçak oturuyor. Bundan dolayı fabrikalarda çalışanlar, ailelerini yanlarına getiremiyorlar ve fabrikanın yatakhanesinde yatıp kalkıyorlar. Bu sayede işçileri daha rahat kontrol edilebiliyorlar.
Bu sistem tamamen bir sömürü sistemidir. Günde en az 12 saat çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Çoğunun sosyal güvencesi yok. Hastalık sigortaları dahi yok. Yatakhaneleri bile iki vardiya kullanıyorlar. Bunun sebebi de kadınların boş yere orada kalmamaları! Kadın işçilerin çoğu tecavüze uğruyorlar ve çocuklarını aldırmak zorunda kalıyorlar.
Çin’de çalışan işçilerin yarısının çalışma izni yok. Bu yüzden ücret kesintileri oluyor, çok düşük ücretle çalışıyorlar. 4-5 ay boyunca maaş alamıyorlar. Bu yüzden işten çıkamıyorlar ve fabrika hapishane gibi!

Dört-beş sene bir iş yerinde çalışan işçi, 25 yaşına geldiğinde yaşlı olarak görülüp, işten çıkartılıyor. Hiç bir sosyal güvenceleri yok. Otuz yaşındaki kadınları çalıştırmıyorlar. Bu kadınların hepsi de köylerden geliyorlar. Bağımsız sendikaları yok. Kurulması yasak."

Bu sözler Hong Kong Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Profesörü May Wong'a ait.
Çinli zenginlerin nasıl daha zengin olduklarını anlatıyor aslında May Wong.

Kapitalizm en vahşi haliyle giriyor fakirlerin bulunduğu yerlere, onları daha da fakir yapmaktan hicap duymuyor.
Dünyadaki fakirliği engellemenin yolunu bilmiyorum fakat küreselleşme denilen meretin sadece sermayenin küreselleşmesi şeklinde zuhur ettiği zaman fakirliğin yayıldığını biliyorum. Sermaye ile birlikte emek, hizmet ve haklar da küreselleşmeli, o zaman dünyanın fakir halkları biribirine yaslanabilir, üretilen zenginlik daha adaletli paylaşılabilir.



14 Ekim 2008 Salı

İzlanda'dan Çin Seddine...

İzlanda üzerinde devam edelim. Bu ara çok reklamı oldu dünyada, zaten reklamın iyisi kötüsü olmaz. Krizden en azından bu alanda avantaj sağlıyorlar.
Başlık biraz sansasyonel oldu. 1627 yılında Küçük Murat Reis komutasındaki Cezayir Donanması önce İngiltere'nin Bristol Körfezi açıklarındaki 1625'ten beri Osmanlı-Cezayir işgali altındaki Lundy Adasına uğruyor. İkamlini tamamladıktan sonra Manş Denizi yoluyla Kuzey Denizine açılıyor ve Norveç kıyılarını topa tuttuktan sonra Kuzey Kutup Dairesi üzerinden İzlanda'ya ulaşıyor. Yıl 1627, İzlanda 26 gün boyunca işgal ediliyor. Ganimet ve esirlerle dönülüyor. O esirlerden bir tanesi de esir edilişinden 10 sene sonra adaya dönen ve bu tarihten sonra İzlanda'nın en önemli şairlerinden biri olanTyrkja Gudda ya da asıl adıyla Gudrídur Símonardót'tir.
Osmanlı/Cezayir Korsanlarının faaliyetleri bu kadarla da sınırlı kalmamış. Norveç Kıyıları, Danimarka, Faroe Adaları, İrlanda, İskoçya ve İlgiltere Kıyıları, Barents Denizindeki Adalar, Newfoundland, Virginia, Grönland da nasiplerini almışlar. Bir başka yazının konusu da Osmanlı'nın ABD'den aldığı vergi yüzünden çıkan Barbary Savaşları olsun.
Bu işler üzerine Osmanlı'ya çapulcu da denilir, büyük devlet de. Ne açıdan bakıldığına bağlı.
Yandaki Harita İskandinavya'nın kuzeiyne düzenlenen seferler haricindeki seferleri gösterir. Soru İşaretleri ise sefer düzenlenmiş olma ihtimali olan yerleri. Haritayı http://korsan.uskudar.biz adresindenden aldım.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Satılık İzlanda


İzlanda ekonomisinin temeli olan finans sektörü fena halde batmış durumda, devlet en büyük 3 bankaya el koydu. Kron bir günde avo karşısında değerinin 3'te 1'ini yitirdi. Her İzlandalı kazandığı 1 dolara karşılık 7 dolar borç ödemek durumunda. Eski Beşiktaşlı Eyjólfur Sverrisson 2-0 kaybettikleri Hollanda maçından sonra bankamatikten para çekememiş. Rusya 4 milyar avro yardım yapma kararı aldı İzlanda'ya. Kısaca ben buna iflas derim.
Satılan bir blogun 15 milyon dolar, Bank Asya kupasının 8.000 dolar olduğu bugünlerde finansal krizin en fena vurduğu ülke olan İzlanda'nın 99 pence olan açılış fiyatı gün içinde 10 milyon sterlini bulmuş fakat ilan siteden kaldırılmış. İlan veren arkadaş Bjork'u satıştan hariç tutmuş. Fiyat veren arkadaşlar ödeme koşullarında sorun yaşıyorlar, bazıları parayı teslimattan sonra ödemek isterken bazıları geri verince para iadesinin nasıl olduğunu soruyor. İzlanda ebay'e dava açacakmış. Ben nette ilanın fotoğraflarını buldum.

18 Takım, 306 Maç, 12.000 YTL

Geçen senenin Bank Asya Ligi Şampiyonu Kocaelispor'un şampiyonluk kupası ödemediği oyuncu alacakları yüzünden haczedilmiş ve satış işlemine başlanmış. Kupaya biçilen değer 12.000 YTL. İlk satışta yüzde 60, ikinci satışta yüzde 40 değere ulaşılırsa satılıyor. Yani kupanın 4.800 YTL'ye de satılma ihtimali var. Haciz tutanağını tutan memur değer tespiti yaparken neler hissediyordu, ne düşünüyordu acaba? Altın kaplamasına mı bu değeri biçti, şekline mi? Her neyse, bakalım kupa kimin olacak. Muhtemelen Kocaelispor kupayı açık arttırmada bütün borcu ödeyerek satın alacak. E o zaman ne gerek vardı bu rezilliğe.

Araplar İşi Biliyor


Klasik geyiktir, "Araplar petrol bitince ne yapacak?" denir. Biraz da bizdeki "Pis Arap" anlayışının sonucudur. Kendimizi Araplardan üstünlüğümüzle avuturuz.
Fakat kazın ayağı pek öyle değil. Araplar önce Burj-Al-Arab ardından BAE açıklarındaki yapay adalar, bazı büyük şirketlere ortaklık olaylarının ardından teknoloji sektörüne de giriyorlar. El Maktum'un SONY'nin yüzde 5'ini satın almasından sonra şimdi de bir arap sermaye grubu AMD'nin üretim depatmanına ortak oldu. Manchester City'den bahsetmiyorum bile. O işin kaymak kısmı.

Engin Ceber

Engin Ceber son işkence kurbanlarından biri.
Dergi dağıtan arkadaşının polis kurşunu ile felç edilmesini protesto için yürüyordu Engin Ceber. Polis tabiki müsamaha göstermedi, apoletli vahşiler orman kanununun adamı olduklarını tekrar ve tekrar kanıtlıyorlar. Arkadaşlarını protesto edenleri gözaltına aldılar, bir güzel dövdiler merkezde, sonra tutuklanan mağduru cezaevinde de dövdürtüler. Kapı kollarıyla, demirçubuklarla dövülmüş Engin Ceber, diğer gözaltına alının arkadaşları ile birlikte. Sonrası malum, ormamın kanununun vahşilerine yem oldu. Zayıf olan öldü, görece daha dayanıklı olan arkadaşları için şu an avukatlar ve aileleri canla başla mücadele ediyor.
Tepkiler büyüyünce kerhen soruşturma başlattığını, müfettiş görevlendirdiğini açıkladı Adalet Bakanı. Açığa alının görevli yok, tanıklar ifadelerini bu yüzden baskı altında veriyor. Yine de arkadaşlarından biri Engin Ceber'in sayımlarda ayakta duramadığını, soğan ile ayılrılmaya çalıştığını, görevliler tarafından dövüldüğünü beyan etmiş.

12 Ekim 2008 Pazar

Sarah Lancaster

Chuck'ın ablası Ellie. İngiltere Hanedanı gibi soyadı var. Yakışır.

 

11 Ekim 2008 Cumartesi

3 Puan


Uzun süredir milli takımı maçın bütününde bu kadar sahaya yayılır, topu kontrol eder, tempoyu ayarlar görmemiştim.  Bekler ileri çıktığında orta saha tamamen bizim kontolümüze girdi. O zaman da oyun bizim için zevkli hale geldi, özellikle Batuhan çıkıp Halil girince oyunun hakimi iyice biz olduk. Batuhan çıkmasa biraz kabız bir maç izlerdik gibime geliyor. Onu da Fatih Terim çıkartmadı zaten. Parantez açalım Batuhan'ın İnönü'de 11 başlaması mantıklı bir davranış. İnönü'de milli takım adına bir gol atsaydı bu kariyeri için bir sıçrama noktası olabilirdi. Maça dönelim, ikinci yarıda hücumda hareketli olmanın ve topla iyi oynamanın karşılığını hemen aldık, goller geliyorum diyerek geldi.

Fatih Terim 1-1 iken Yusf'u oyuna almak istemesi bence hatalıydı, zaten takım Bosna kalesi önünde top oynyordu, doğru yerlere top atıyordu, Bosna savunması zaten teslim teslim olmuştu. Neyse zaten 2-1 olunca Yusuf'u oturrtu fakat daha sonra anladığım kadarıyla başka zaman bir daha zor milli takıma girebilecek Yusuf için abilik yapmak istedi ve Yusuf'u skora ve oyuna rağmen soktu. O andan itibaren milli takım geri yaslandı, hani psikolojik olarak da olabilir bu durum fakat o değişiklik bana oyun açısından çok tutarlı gelmedi. Eğer gol yeseydik ve puan kaybetseydik günah keçileri Fatih Terim ve Yusuf olacaktı.

Neyse, 3 puan iyidir. Domanech ne demiş, "Galibiyet her zaman mağlubiyetten iyidir!" Seviyorum Domanech'i.

İade Etmelim de Besleyelim mi!


İsmail Armani kendisi gibi İranlı olan eşini 2000 yılında öldürmüş. Türkiye'de cezası infaz edilmiş. Buraya kadar her şey normal, fakat sonrasında devletin insana yaklaşımını gösteren olaylar başlıyor.

Uluslararası anlaşmların Anayasanın 90. maddesine göre yasalardan üstün olması gerekir. Türkiye'nin imzaladığı ve onayladığı anlaşmalara göre hiçbir insanı idam edilme olaşılığı bulunan bir ülkeye iade etmemesi gerekir. Hatırlayan hatırlar interpolle aranan şüpheli ve sanıkların Türkiye'ye sırf bu yüzden iade edilmediği. Alaaddin Çakıcı örneğini hatırlayın, Fransa idam cezası kalkmadan iade etmem diyordu. 

Türkiye ise İranlı İsmail Armani'nin cezasını Türkiye'de infaz etti ve ardından sınır dışı ederek idam edilme olasılığı yüksek olan İran'a teslim etti. 

Armani'nin BM'nin iltica talebini reddetmesi Türkiye'yi temize çıkarmaz. 

Türkiye mantığı şudur: İade etmeyelim de besleyelim mi!

10 Ekim 2008 Cuma

Kelepir Blog


Johns Wu adlı şahıs bankacılık sektörü ile ilgili yazılar yazdığı blogunu 15 milyon dolara Bank Rate'e sattı. Kaba bir hesapla bugüne kadar 1000 adet yazı yazmış olsa yazı başına 15.000 dolar eder. Biz de burada hobi düzeyinde blog yazalım.
Johns kardeşim 2 senelik blogu ile otorite olmuş, insanların kredi kararlarnı etkilemeye başlamış. Eğer bu satıştan sonra da blog iş yapmaya devam ederse bu yeni bir sektörün doğumu olabilir.
Malum ABD kriz ortamında, bankalar insanları etkilemek için her yolu deniyorlar.
Ekşisözlük 15 milyon dolar eder mi acep?
Ecnebilerin haberi

9 Ekim 2008 Perşembe

8 Ekim 2008 Çarşamba

Dünya Şeffaflık Endeksi

Her sene haberlerde en az 1 defa işlenir Türkiye'nin yolsuzlukta Dünya'nın neresinde olduğu, alın işte meraklısı olan detayıyla baksın nedir, ne değildir.
Harita Dünya Şeffaflık Endeksinin haritası. Hangi kriterlere göre değerlendirdiklerini bilmiyorum fakat yolsuzluk, rüşvet gibi farklı endeksleri ve bunlar için çok ayrıntılşlı hazırlanmış raporları da var Transparency International adlı güzide kuruluşun. Aşağıda en son yayınlanan bazı endeksler ve raporlar var.

Yolsuzluk Endeksi
Yolsuzluk Raporu
Rüşvet Raporu

7 Ekim 2008 Salı

Yaratıcı Beşiktaş Taraftarı Yaratıcı Olsun


Bugüne kadar her yerde koyduğum bir sıfattı "Yaratıcı" Beşiktaş Taraftarı öbeğinin önüne. Artık vakit geldi, gerçekten yaratıcı olmak durumda Yaratıcı Beşiktaş Taraftarı. Kulübun taraftardan başka şansı kalmadı, ne genel kurul, ne yönetim kurulu ne divan hiçbiri artık umut değil Beşiktaş'ın eskisi gibi olması için. Belaltı değil bu, hayatı boyunca bir düzineden fazla şirket batıran bir adam dilden dile sürekli endüstrileşen/tirilen bir alana giriyor, hadi girdi, yoluna 1001 kepazelikle devam ediyor ve bir Allah'ın kulu çıkıp bu adamı deviremiyor, deviremez de, açık açık konuşuyor zira "Beşiktaş'ın bana şu kadar milyon dolar borcu var, ödeyecek olan gelsin elini taşın altına soksun" diye. Rehin alındı Beşiktaş bir mirasyedi tarafından, kurtarmak Beşiktaş'ın sahiplerine düşüyor.

6 Ekim 2008 Pazartesi

Komutanlar Ne Yapıyor/Yapmıyor?

TSK neden hesap vermez anlamıyorum. Onun iç işleyişi hesap verdiği zaman neden bozulur, eğer bozuluyorsa zaten yapı sorunlu değil midir? TSK neden iamjını her türlü değerden daha üstte görüyor, TSK'nın imajdan daha önde tutması gereken değerler yok mudur? İnsan hayatı gibi. Demokrasi konusuna zaten hiç girmiyorum.
TSK Aktütün baskını ardından soruşturma açmayacak. Bunu açıklayan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız. Hasan Iğsız bir yandan da basın yoplantısında yaptığı açıklamalarla kayıplara kılıf hazırlıyor: "


1) "KUŞ UÇSA GÖRÜRÜZ' DİYEMEYİZ: (Teknik istihbarat eksik mi, sorusu üzerine) Bu konuda sanıyorum bir anlayış farklılığından kaynaklanan ya da teknik düzeyde bilgi eksikliğinden kaynaklanan sıkıntı var. Şimdi şöyle bir anlayış hissediyoruz biz; 'Eğer bazı teknik imkanlarınız varsa aynı anda her yeri tamamen kontrol altında tutabilirsiniz, orada kuş bile uçsa farkına varabilirsiniz.' Bu hem Irak'ın kuzeyi için geçerli hem de kendi yurt içimiz için geçerli. Teknik imkanlar bu şekilde çalışmıyor.
Teknik olarak bizim imkanımız her yeri aynı anda kontrol altında alabilecek konumda değil. Dünyada hiçbir yerde de bu mümkün değildir. Böyle bir teknoloji de yok. Biz aynı anda ancak 100- 150 metrelik bir alanı kontrol altında tutabiliriz. Teknik imkanlar sınırlı olduğu için nerenin teknik takibe alınacağı maharet işi oluyor ve arkadaşlarımız bunu başarıyla yapıyor. Ama meteorolojik şartlar da çok önemli. Bir yere baktığımızda tam anlamıyla rontgenini çekmek mümkün değil. 'Kuş uçsa görürüz' demek mümkün değil."

2) " BEŞ BÖLÜK MERKEZİ TAŞINIYOR: Geçmişte karakolların büyük bir bölümü kaçakçılık düşünülerek çukur yerlere yapılmış. Şimdi terörle mücadeleyi düşünerek oraları emniyete almak için yukarılarda karakollar yapıldı. Aktütün'deki bölük merkezinin bulunduğu yer de savunma açısından hiç uygun değil. Şu anki merkezin solunda bulunan Berçar Tepe'ye yeni merkez binasının inşası için hazırlık sürüyor. Önümüzdeki günlerde temeli atılacak. Gelecek yaza kadar bunun bitirileceğini düşünüyorum. Bunun kararı geçen sonbaharda alındı. Çok kayalık bir bölge olduğu için kaya kırma çalışmaları çok uzun sürdü. Halen de sürüyor.
(O kadar saldırıya maruz kalmasına rağmen neden şimdi taşınıyor, sorusu üzerine) İhtiyaçlara sadece Aktütün olarak bakarsanız çok basit gibi görünüyor. Ama hepsini yan yana getirdiğiniz zaman miktar inanın çok daha fazla. Ucundan başlanılmış, yıllara yayılı olarak yapılıyor. Aktütün gibi toplam beş merkez yeni yerlerindeki yerlerine taşınacak. Bunlar Samanlı, Yeşilova, Umurlu, Alan ve Aktütün'dür. Ancak bu çok zor şartlarda yapılıyor. Oralara istediğiniz zaman iş makinası çıkaramazsınız. Mali imkanlar dikkate alınarak yıllara yayılmış faaliyetler bunlar. Bugün Jandarma Genel Komutanlığı kendi imkanlarıyla yapıyor bu taşınma işlemlerini. Hem daha hızlı hem de ucuz oluyor."

3) " SORUŞTURMA YOK: (Buradaki personelile ilgili bir soruşturma var mı? Bayram izininde olanlar olduğu belirtiliyor. Eğer bir soruşturma var ise ne aşamada, sorusu üzerine) Ben buraya 2. Ordu Komutanlığı'ndan geldim. Orada bayramdır, vesairedir diye hiçbir şey yok. Sadece kişilerin kanuni izin hakları vardır. Ama filan bayramdır, biz buradan fazla personel gönderelim şeklinde bir düşünce olamaz. Böyle bir üs bölgesinde personel faaliyetleri açısından hiçbir zaman bir farklılığa rastlamazsınız. TSK'da her türlü olay muhakkak incelenir, değerlendirilir. Eğer bunun içinde sorumluluklar görülmüşse mevzuat ne diyorsa gerekli işlemler yapılır. Bu sadece olumsuz olay ve faaliyetlerde değil, hepsinde yapılır. Neleri doğru, neleri yanlış yaptık bunları ortaya çıkarmak ve ders almak için.
İdari faaliyetlerle hukuki yönü olan faaliyetler var. Bir de bu operasyon tarzı silahlı yönü olan faaliyetler var. Şimdi bunları aynı kaba koyamazsınız. İdari ve hukuki faaliyetlerde beyazlar ve siyahlar vardır. Emirler verilmiştir. Kanunu, yönetmeliği vardır. Bunları yapmıyorsanız doğru yapmamışsınızdır. Ancak askeri faaliyetlerde tek doğru yoktur. Bu normal nizami muharebe şartlarında da tek doğru yoktur. Bizim talimnamelerimiz vardır. Onların başında der ki; 'Bunlar emredici değildir, sizlerde birikim sağlamak içindir. Bu birikimleri alırsınız, gerçek bir durumla karşılaştığınızda bu birikimlerinize göre davranırsınız'. Nizami muharebede kararı etkileyen birçok unsur vardır. Kişiye göre muharebe alanında farklı kararlar ortaya çıkabilir. Deneyerek doğrusunu bulabilirsiniz. Kendimizi oradaki genç arkadaşın yerine koymamız lazım. Bir şeye doğru ya da yanlış demek çok zor. Bu konuda çok deneyimli kişiler bile gitseler aynı olay hakkında farklı görüş bildirebilirler."

4) TAMPON BÖLGE ZOR: Irak'ta terör örgütünün işgal ettiği bölge ile bizim aramızda tampon bölge oluşturmak söylendiği kadar kolay değil. Güvenlik bölgesi oluşturmak için buralara birlik bağlamanız gerekir. Acaba buraya ne gibi bir birlik yapısı gerekir, acaba TSK bu kadar birliği ayıracak lükse sahip midir? Biz hudut bölgelerimizde geçiş olabilecek bütün bölgelere oturmuş durumdayız. Yaz kış her türlü iklim şartına rağmen. Bunlara rağmen geçişler olmuyor mu? Oluyor, ama alınan tedbirlerle birçok geçiş, geçiş halinde yakalanabiliyor.

5) BAŞARI ŞEHİT VE KAYIPLARLA ÖLÇÜLMEZ: Başarılı askerler olarak bizler, şehitlerimiz konusunda aile yakınları ve arkadaşları kadar olmasa da hemen onlardan sonra en fazla üzülen kişileriz. Bir şey planlıyorsunuz, uygulamaya geçiriyorsunuz ve bunun sonucunda da bazı evlatlar hayatlarını veriyor. Bunun sorumluluğu çok büyük. Bu kapsamda neler hisettiğimizi bir biz, bir de Allah bilir. Ancak hedefi kayıp vermemek diye koyamazsınız. Eğer bunu böyle yaparsanız, kışlada oturmanız gerekir. Burada önemli olan vazifenin yerine getirilmesidir. Eğer silahlı bir mücadele yapıyorsanız belli riskleri göze alıyorsunuzdur. Başarıyı şehitlerle, kayıplarla ölçmek doğru bir yaklaşım değil.

6) BOŞUNA ŞEHİT OLMADILAR: Eğer biz bu şehitleri de boşu boşuna kaybedilmiş kişiler haline döndürürsek önce onların ruhuna hakaret etmiş oluruz. Onlar kendilerine verilen görevi, her şeylerini ortaya koyarak mücadele ettiler ve de başardılar. Eğer şehit sayısına bakarak olayı yargılamaya kalkarsak Çanakkale'de neler olduğunun bugün hesabını veremeyiz.


Basın toplantısında söylenenlerin hepsi mazeret, klişe. O oldu, bu oldu, yoksa biz en iyiyiz, bizden şüpheniz olmasın. Fakat söylenenlerin arasında zihniyeti ele veren bazı cümleler var:

a)
Jandarma Genel Komutanlığı kendi imkanlarıyla yapıyor bu taşınma işlemlerini. Hem daha hızlı hem de ucuz oluyor.

b)
Başarıyı şehitlerle, kayıplarla ölçmek doğru bir yaklaşım değil.


Bu basın toplantısı metnini okuduktan sonra aklıma Yaşar Büyükanıt'ın "BBG Evi" açıklaması geldi. TSK PKK'nin en ufak hareketini görüp, anında izleyebiliyordu. Bugün 180 derece dönüş yapılmış bir açıklama yapılıyor. Bu bana ne askerlik matğıyla bağdaşır geliyor ne de dürüstlükle.
Bir karakolun maliyeti mi önemli insan hayatı mı? Ya da başarıyı ne ile ölçeceğiz, TSK'nın elinde bir kriter var mı? Varsa nedir, toplumla paylaşacak mı? PKK'nın hedefi toplumsal huzursuzluk çıkarmakken ve bunun da en uygun yolu TSK'ya mümkün olduğunca şehit verdirmekten geçerken bence PKK başarılı, TSK başarısızdır. PKK toplumun huzurunu kaçırmıştır, TSK toplumun huzurunu koruyamamıştır. Bunun sorumluları gereken ne ise onu yapmalıdır.

Başlıktaki sorunun cevabı, komutanlar bolca mazeret üretiyordur, ne yapmadıkları şimdilik öylece kalsın.



4 Ekim 2008 Cumartesi

Lucy Lawless - Jodi Lyn O'Keefe
























Soldaki Battlestar Galactica'nın D'Anna Biers'ı sağdaki Prison Break'ın Gretchen Morgan'ı.
Rolleri de tipleri de benziyor. İkisin de rolü pek tekin roller değil. İngiltere'de eskiden tipten suçlu tespiti yaparlarmış.

Altınova, MHP, Yaklaşan Yerel Seçimler

Altınova 1

Araştırmalar derinleştikçe yeni enteresanlıklar çıkıyor olayın altından. MHPli vekilin olayların büyümesini sağlaması, 1 ay önce bir Kürt vatandaşın işyerinin kundaklanması, 2 hafta önce 15 yaşlarındaki iki kürt çocuğun ülkücülerce dövülmesi, ve sonuç: AKP Diyarbakır bürolarından birisi taşlandı. Yaklaşan seçimler öncesinde Türk-Kürt geriliminden öncelikle yarar sağlayacak olan parti MHP'dir. Zaten alamadığı Kürt oylarının rakip AKP'den rakibi olmayan DTP'ye kaymasını sağlayacak. Sonuç üzerinden olay üzerine gitmek çok sağlıklı olmasa da ihtimallerden bir tanesi bu.
Belediye başkanının AKPli olması bir tezat olarak ortada fakat gerek Şubat 2008'de DP'den AKP'ye geçmesi gerekse de bu olayları çözümleyemeyecek çapta olma ihtimali bu tezatlığı önemsiz kılıyor.
Görgü tanıkları olayları tırmandıranlardan birinin de belediye başkanı olduğunu anlatıyorlar.

3 Ekim 2008 Cuma

Battlestar Galactica 2009'da Kaldığı Yerden


Adamlar 7 Ağustos'ta açıklamışlar fakat biz sitede sadece "new episodes coming soon" yazısına bakıp sayfayı kapattığımız için şimdi haberimiz oldu. Dizinin yeni bölümleri 2009'da gösterilmeye başlanacak fakat tam bir tarih verilmemiş, toplam 10 bölüm gösterilecek. Ayrıca miniseriesten öncesini konu alan ve kahramanlarının Tyrol, Anders ve Cavil'in olduğu 2 saatlik bir bölüm de yayınlanacak dizi finalinden sonra.


Dizide 3 karakter varsa ilki Tom Zarek, diğeri de Apollo'dur. Starbuck taş hatun kontenjanından burada.

New York, NY – August 7, 2008 - SCI FI Channel today announced an all-new Battlestar Galactica special event, set to
air in 2009 following the conclusion of the series and then released on DVD by Universal Studios Home Entertainment
shortly thereafter. Directed by series star Edward James Olmos and written by Battlestar Galactica’s Jane Espenson,
the two-hour event will begin shooting in Vancouver at the end of this summer. The cast includes Michael Trucco,
Aaron Douglas and Dean Stockwell, with more to be announced in the coming weeks.
Starting before the events of the miniseries, our story focuses on familiar characters including Cylon Number One, known
as Cavil (Stockwell), Resistance Leader Sam T. Anders (Trucco) and Chief Galen Tyrol (Douglas). In the beginning, the
Cylons had a plan, but it didn't account for one thing: survivors. During the chaotic aftermath of the destruction, two
powerful Cylon agents struggle with plots and priorities on the human ships that got away, and among the resistance
fighters who were left behind.
Redefining the space opera with its gritty realism, Battlestar Galactica’s intensity, issues-driven topicality, and command
performances have garnered it unprecedented critical acclaim. In addition to winning a prestigious Peabody Award, the
series has been honored as one of the 10 Outstanding Television Programs of the Year by the American Film Institute
(AFI) for two years running. This year, the series was honored with six Emmy nominations, including a nod in the
prestigious category for Outstanding Writing for a Drama Series. Battlestar is also responsible for introducing the expletive
“frak” into the pop culture lexicon.
The series is from Universal Cable Productions and is executive produced by Ronald D. Moore and David Eick.
The final 10 episodes of Battlestar Galactica will begin airing on SCI FI Channel in 2009.

Beşiktaş İçin Tarih İlerlemiyor

34 yıl önce yine bir 2 Ekim, yine UEFA Kupası ilk tur maçı. Beşiktaş deplasmana yine galibiyetle gidiyor, bu sefer ilk maçı İstanbul'da 2-0 kazanmış. Rakip Rumen Steagul Rosu. Beşiktaş son 3 dakikasına 0-0 girilen maçı 3-0 kaybedip eleniyor. Gollerin videosu buradadır.
Bugun oynanan maç hakkında konuşacakk yazacak bir şey yok. Zaten sahadaki oyundan da aman aman anlamam. Denecek tek şey bu kadar kazma Türk savunmacıların arasına aldığın yabancılar kaliteli olacak. Zapo iyi fakat Seriç'in bizimkilerden ne farkı var anlamıyorum. Tello sol bekte olsa daha rahat top çıkarırıdık ileri bence. Neyse oldu bitti, rüzgar gibi geçti. Ertuğrul Sağlam düşünsün.

2 Ekim 2008 Perşembe

Altınova'da Etnik Kavga ve Bir Mahkemenin Bir Kararı


Yeni bir 6-7 Eylül provası gibi gözüken bir olay bu. Bir liseli, kürtlerin oturduğu bir apartmanın öüne gidip estergon marşı, istiklal marşı'nı yüksek sesle çalıyor, rahatsız olanlar uyarıyor ve olaylar başlıyor. Tepe noktasına gencin ve başka bir vatandaşın dükanının önünde estergon ve istiklal marşı çalının vatandaş tarafından öldürülmesiyle yaklaşılıyor ve bu noktadan sonra kasabada bir Türk-Kürt kavgası başlıyor. Kürtlerin işyerleri ve arabaları yağmalanıyor, jandarma yetersiz kalıyor, kasaba halkı evine Türk Bayrakları asıyor. 
Bu arada kasabada 1 ay önce Kürt bir vatandaşa ait bir işyeri kundaklanmış. Bu durum bir prova ihtimalini iyice keskinleştiriyor. Belki yaklaşan yerel seçimler öncesinde milliyetçi oylaı toplamak isteyen birileri, belki çok daha büyük bir hesap.
Bu arada Düzce Ağır Ceza Mahkemesi de çok ilginç bir karara imza atıyor: ‘Her şehit için DTP’li öldürülmeli’ denilen köşe yazısını ‘fikir özgürlüğü’ olarak değerlendiren Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararını mahkeme de ‘isabetli’ buluyor. 

Bu 2 olay da toplum olarak damarlarımızda hissettiğimiz Kürt önyargısının gün geçtikçe büyüdüğünü gösteriyor.