16 Haziran 2008 Pazartesi

Katolik Ulusalcılar


Tarih değişim üzerine kuruludur. Belki de bunu en iyi gören kişi de Atatürk’tür. Kendisinden önce olan ne varsa değiştirmiş, yerine yenisini koymuştur. 1930lardaki Türkiye Cumhuriyeti modernite yolunda emin ve hızlı adımlarla ilerlerken Atatürk de gerektiği yerlerde değişiklikler yapmış, örneğin İzmir İktisat Kongresinde benimsenen liberal ekonomi polikasının yerine bugünkü ulusalcı zevatın kutsadığı devletçilik politikasını 1929 krizine önlem alarak ve liberal ekonominin beklediği atılımı yapamadığını görerek başlatmıştır. Yani Atatürk eskinin yerine koyduğu modern ilkelerde bile gerektiğinde değişiklikler yapmıştır. Dünya 20'lerden 30'lara geçerken o 20'lerde diretmemiştir, 30'ları da yakalamıştır.

Ulusalcılar 30'larda izlenen başı dik dış politikadan dem vururken hep bu noktayı gözden kaçırmışlardır, 30'ların Türkiyesi Avrupa’nın çağdaşıydı. 3 aşağı 5 yukarı aynı dili konuşuyordu. Örneğin yurdum ulusalcısının konuşurken satır aralarından anlaşılan, hatta bazılarının da “Atatürk Kerkük ve Musul’u bize almamız için vasiyet etti” zırvaları ile direkt olarak da dile getirdikleri gibi bir irredentist bir politika gütmedi hiçbir zaman. Büyük Atatürkçü figür Kemal Alemdaroğlu gibi “135 bin şehit verir Atina’yı da alırız” da demedi. İşte bu yüzdendir ki Atatürk Türkiye’si Avrupa cemiyetinin onurlu bir şahsiyetiydi. Bir de şu var tabi, acaba Atatürk halktan bu kadar yoğun destek görürken ulusalcılar neden bu kadar marjinal kaldı. Bunu anlamak için de iç politikaya bakmak lazım. Fakat bu yazıda gerek yok, zira ulusalcıların tutumu gün gibi ortada. Ayrıca yazmaya gerek yok.

Bugünün ulusalcıları 30'larda kalabilmek için !tatürk’ü putlaştırmak zorundaydılar -siz Facebook’ta dolaşan ünlü “Masadaki liderlerden en dikkat çekeni kim?” sorusunu “Algıda Seçicilik” diye cevaplayabilecek ulusalcı gördünüz mü?- , zira ancak tabu olan bir konu hakkında konuşulmaz. Atatürk’ü de tabu haline getirirlerse orta çağ katolik kilisesinin katolik dünyası üzerindeki etkisine benzer bir etkiyi Türkiye üzerinde kuracaklardı. Ve Atatürk tabu haline getirildi. Kilisenin dediği gibi Hıristiyanlar için gerekli olan her şey İncil’de yazılıydı ve bir şey eğer İncil’de yazılmamışsa gereksizdi, yani eğer bir konu 30'lar itibariyle Kemalizm kapsamı içinde değilse gereksizdir, bölücüdür, haincedir. İşte bu yollarla ulusalcı zevat bizi hala 30'larda tutmak derdinde. Peki 30'ları bu kadar çekici kılan ne bu zevat için?

Cevap için 30'ların rejimine bakmak lazım. Otoriter bir rejim -bu yüzden Mustafa Kemal’i eleştirmiyorum-bürokratik kadro halkı dönüştürmeye çalışıyor. Yani bürokratik kadro önce, halk arkada bir ilerleme yolu var. Ulusalcılar Atatürk’ü bu şekilde kutsayınca onun rejimini 30'larda tutup bir de kendi tekellerinde aldıklarında direk olarak o kutsiyetten ve meşruiyetten faydalanmaya başladılar. Bu işten nemalandılar. İşte bu yüzdendir bürokratik sınıfın ve ulusalacıların Atatürk’e bu şekilde sarılmasının ve onu 30'lara hapsetmesinin nedeni. Fakat bu nedendir ki hem kendilerini bitirecek ve ne yazık ki Atatürk’ü de. Aynı zaman değiştikçe Avrupa ulus devletlerinin tek tek kendi ulusal kiliselerini kurmaları gibi.

Yukarıda da dedim, Atatürk ile halk hemen uyuşurken bu ulusalcı zevat ile düzelmez bir doku uyuşmazlığı içinde. Sebebi halkın 30'larda kalmaması, ne kadar geri kalmış bir halk olsa da dışarıyı da görmesi. Dışarıda yaşayan diğer insanların haklarından haberdar olması. Her yeni kuşağın yadsınamaz biçimde önceki kuşağın ilerisine geçmesi. Ve sonuç olarak bürokratik sınıfın marjinalleşmesi. Zaten bu burokratik-ulusalcı tayfa bu yüzden istemiyor AB üyeliğini. Bilincindeki böyle bir üyelik kendisinin de tasfiyesini geri dönülmez ve engellemez biçimde sağlayacak. Bu yüzden televizyona çıkan bazı aklı evveller Rusya ile Çin ile İran ile işbirliği yapalım diyor, yani demokrasi ile alakası olmayan ülkelerle. Atatürk’e ihanet edercesine, muasır medeniyetin epey uzağındaki ülkelerle. Amaç devleti yitirmemek, zaten halk cahil! Elde bir tek devlet var.

Halk bu adamları hiçbir zaman tutmadı, tutmayacak da. acı olan bu adamların Atatürk’ü de kendi tekellerine alarak halk ve Atatürk’ü birbirine yabancılaştırması. Halk artık Atatürk’ü de bunlar gibi darbeci ve elitisit sanacak. Halbuki Atatürk değil miydi milletvekili olmak isteyen askerlere ordudan ayrılmayı şart koşan ve ordu siyasete karışması diye özel kanun çıkartan, Atütürk değil miydi sürekli halk ile iç içe olan. bütün bunları önce kendileri unuttular, şimdi de halka unutturuyorlar.

13 Haziran 2008 Cuma

ABD’yi Bölmek İsteyen İnsan Hakları Örgütleri ve Satılmış İngiliz Basını

İngiliz İnsan Hakları kuruluşu Reprieve yayınladığı raporda ABD’nin 2002 yılından bu yana donanmasına ait 17 gemiyi yüzer hapisane olarak kullandığını, hukuk dışı olarak özgürlüklerinden alıkoyduğu bu insanlara bu gemilerin ambararında işkence yaptırdığı(hayalet tutuklular, hayalet uygulamalar) 80 kişinin bu hayalet hapisanelerden geçtiği, halen 26 bin kişinin yargı önüne çıkartılmaksızın bu hapishanelerde tutulduğunu açıkladı.

Şimdi düşünüyorum, bir insan hakları kuruluşu Türkiye’de insan hakları ihlalleri var, insanlara düşünceleirnden, etnik kökeninden, dini inancından, saçının uzun olmasından, kot pantolon giymesinden, şundan, bundan… dolayı işkence ediliyor, şeklinde bir rapor açıklasa acaba yurdum ulusalcısının tepkisi nasıl olur. Tahmin edebiliyorum. İlk olarak “AB bizi bölmek istiyor” şeklinde çıkışılır, malum kuruluş İngiliz ya, sonra Aydınlık Dergisi 3-5 belge çıkarırdı bir yerlerden “Retrieve PKK bağlantısı” diye de manşet falan atardı, sonuna da Doğu gelecek sorunları çözecek, milli hükümeti kuracak falan diye propagandayı eklerdi.

***

Başka bir olay: İngiltere’nin hiçbir kanıt olmadan sırf polis şüphelendiği için terör şüphesi ile yakalananları 42 gün gözaltında tutabilecek bir yasa çıkartır.

İngiltere Avam Kamarası 306′ya karşı 315 oyla aldığı bir kararla terör zanlılarının gözaltı süresini 28 günden 42 güne çıkartarak gelişmiş ülkeler arasında zaten 28 günle en uzun süre olan terörö zanlısı özaltı süresini 42 güne çıkardı. Şİmdi İngiliz Basının verdiği tepkiye bakalım:

The Guardian: Utanç verici zafer. Başbakan istediğini elde etti fakat göreve geldiğinde temsil eder göründüğü ilerici idealleri feda etti.

The Times: Satılık Parlemento! Bu karar Parlemento’nun itibarını harcadı.

Daily Telegraph: Bir kişinin hakkında delil olmaksızın gözaltıda tutulamayacağı ilkesi 1215 Magna Carta ile kararlaştırılmıştı. Bugüne kadar da Britanya Hukukunun bir parçası oldu. Bu yasa ise polise terörist olduğundan şüphelenilenleri diğer ülkelerden 1 ay daha fazla gözaltına tutma hakkına sahip oldu.

Bu tip bir karardan sonra bir Türk Gazetesi böyle bir yayın yapsa yurdum ulusalcıları tarafından ilk olarak “F tipi medya” sonra “Satılmış medya” sonra da “Bölücü medya” sıfatları ile yaftalanırdı.

İnsan Haklar kavramını bölücülük ile eş tutan, koskoca bir mozaik olan Avrupa’yı “Avrupa”ya indirgeyen-hep Osmanlı’daki Frengistan’ı hatırlatır bana- Terörün diyalog ile bitirebileceğini önlerine Bask ve Kuzey İrlanda örnekleri getirilince bile algılamak istemeyen, her olayda ülkemizin kendisine özgü koşullarından bahseden arkadaşları ayrıca gözlerinden öpmek istiyorum hem yukarıdaki olayda yapacaklarından hem de bu genel davranışlarından ötürü. Yazımı kurbağayı yavaş yavaş haşlarlar kaçmasın diye, naziler de seçimle iktidar oldular ve böyle giderse iran oluruz diyerek tamamlıyorum.