29 Ocak 2008 Salı

Burhan Kuzu: Anayasal Ampul

Onu ilk olarak geçtiğimiz meclis döneminde anayasa komisyonunda CHPli kadın bir milletvekili ile yaptığı kavgaya varan rezillikleriyle tanıdık. Daha sonra Türkiye Barolar Birliği ‘nin düzenlediği bir sempozyumda başkanlık sistemini desteklediğini, parlamenter sistemi sevemediğini söyledi. sivil cumhurbaşkanı döneminin sürmesi gerektiğini savunan kuzu, parlamenter sistemde hem yasama hem yürütmeyi hükümetin yönettiğini kaydetti. kuzu, “biraz da yargıya ‘höt’ dediniz mi tamam. yasama ne yapacak? indir, kaldır” diyebilecek ölçüde bir anlayışa sahip bir sahsiyet. gayet frensiz ve olduğu gibi. Bir bomba da türban ilköğretim ve liselerde de serbest olacak mı sorusuna verdiği cevapla patlattı bu aralar. kuzu tam olarak “Eşcinsellerden de eşitlik ve evlilik hakkı tanınması için yoğun talep geldi. İstiyorlar diye verecek miyiz? Kamuoyu buna hazır değil” dedi. Yani Yıldırım Türker’in dün çok iyi belirttiği üzere “…bu milletin asla hazmedemeyeceği, başa çıkamayacağı gerçeklikler, gelişmiş bir irade istediği için bu milletin korunması gereken sınavlar üstüne hemen her muhafazakâr liberalin söyleyeceği çok şey vardır. Olduğunu biliyoruz.Türk vatandaşına nice konuda konuşma, nice meseleyi tartışma ehliyeti henüz verilmiş değil…. …Bu toprakların otoritesi, gücünü halkı çocuklaştırıp katılımını asgariye indirerek, ‘halkın anlayacağı anlamayacağı’nı belirleyerek pekiştirmiştir. Millet, rüştünü asla ispat edemeyecek bir güruhtan oluşmaktadır…” Yıldırım Türker o yazıyı Kuzu‘nun o beyanı üzerine yazmamış fakat üstüne cuk oturdu.kuzu.jpg
Kuzu dedikleriyle düşünce yapısının da gözler önüne seriyor tabi, dedik ya öylesine frensiz, öylesine zemberekten fırlamış bir tarzı varki, kimse durduramıyor. Öncelikle eşcinselleri aşağılıyor, belki dediklerinden bu anlam hemen çıkmıyor kamuoyu buna hazır değil derken aslında kendi kafasına yatmadığını söylüyor. Yoksa Kuzu bir toplum mühendisi mi?

Bu toplum yıllarca Yıldırım Türker’in belirttiği gibi cahil bırakılarak yönetildi, kendi gücünün farkına varabileceği durumlar her zaman politikacılarca “toplumun hazır olmadığı konular” olarak fişlendi ve tabulaştırıldı. Süleyman Demirel de 61 Anayasası bize bol gelen bir gömlek dememişmiydi. Neden demişti? Çünkü halk yavaş yavaş kendi gücünün farkına varıyordu.

Halk hakkını kullanmaya hazır değildi, ama politikacılar ve onların işadamı yakınları tarafından sömürülmeye hazırdı.

“Toplumumuz buna hazır değil” mottosu bazen de Kuzu’nın yaptığı gibi politik bir liman olarak da kullanılabiliyor. Tabanına anlatamayacağı eşcinsel evliliğinden kaçmak için toplum buna hazır değil diyor ve hokus pokus, sorun çözüldü.

Bu halkın hazır olmaması durumunu açık açık olmasa da TSK’da kullandı. 27 Nisan Muhtırası buna en güncel örneklerden biridir. TSK medyaya farklı konuşsa da gerçekte halkın sokaklarda hakkını bizzat aramasını istemedi, zira bu durumda TSK’nın siyasete müdahele ederken ki kısmi meşruluğu ortadan kalkacaktı: halk varken askere ne hacet. Zihniyet her zaman aynı, halk hazır değildir ve cahil bırakılması gerekir hiçbir zaman hazır olamaması için.

24 Ocak 2008 Perşembe

Uğur Mumcu: Kürt Dosyası

Uğur Mumcu benim öldürüldüğünü gördüğüm, kim olduğunu bilecek yaşta olduğum ilk gazeteciydi, annemin haberi duyunca nasılSitede yazdığım ilk yazı Hrant ile alakalıydı, bu ikinci yazı ve bu da katledilen bir gazeteci ile alakalı: Uğur Mumcu. Uğur Mumcu benim öldürüldüğünü gördüğüm, kim olduğunu ağladığını da hatırlıyorum. Demekki önemli biriydi.

Herkes katilleri bulacağız dedi. Sonra da Mehmet Ağar, Güldal Mumcu’ya “bir duvar var ondan bir tuğla çekersem altında kalırız” dedi. Demekki derin devlet işin içinde. Zaten bir yerde Mehmet Ağar’ın lafı geçmişse korkacaksın. Özel harekat falan, aman diyeyim.

Uğur Mumcu

Uğur Mumcu ne zaman öldürülmüştü hatırlayan var mı? Tarih olarak değil, hangi olayın peşindeyken. Cevap, Kürt Dosyası kitabını yazmaya çalışırken. Ne diyordu o kitapta Mumcu? PKK ile ilişkisi olan siyasetçiler var diyordu. Bunlar heralde DTPliler değildi. Ne diyordu Mumcu PKK’dan nemalanan siyasetçiler var diyordu.

Buradan hareket edip bir yere varmak gerekiyor. Bir zamanlar bu ülkede bir iktidar vardı. Her seçim sathı mahaline girildiğinde Kuzey Irak operasyonları yapıp milletin oyunu alırdı ve tekrar iktidar olurdu. Seçimlerden sonra bir dahaki seçime kadar da dokunmazdı PKK’ya. Seçimlerden önce tekarar bir operasyon, oylar cepte. Bu döyle iki dönem gitti, milleti PKK operasyonu, Kuzey Irak kamplarının bombalanması ile uyutan iktidar bu arada halkın cebinde ne varsa aldı. En sonunda da başka bir iktidara devretti işi.

Başka örnekler de var ama iyice 301’lik olmamak için söylememek lazım. Zira en babasını söyleyemiyorum. Evet bu ülkede ifade özgürlüğü var!!!

İşi her otoriter rejimin bir düşmana ihtiyacı olduğu şekilde formüle edebiliriz. O ortak düşman sayesinde halk iktidarın çevresinde kenetlenir, öteyi beriyi düşünmez, tek derdi ortak düşmandır. O arada cebinden gidenler cebi tam takır oluncaya kadar onu rahatsız etmez. İşte türkiye’de bunu yaptı. Uğur Mumcu o kitabında bunu dile getirecekti. Birileri bu durumdan rahatsız oldu, onu iktidar öldürdü demiyorum, yanlış anlaşılmasın ama foyalarının ortaya çıkmasından rahatsız olanlar öldürdü, bu çok açık.

O yine de halkına seslendmişti, “Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi”

Eğer Uğur Mumcu yaşasaydı bugün çok farklı bir ülkede yaşıyor olabilirdik, en azından Kuzey Irak’a operasyon bezirganları bu kadar rahat olmazdı. Gönüllerin başkomutanı Ertuğrul Özkök’e öyle laflar ederdi ki özkök utancından yazamazdı heralde. Çok mu iyimserim ne, belki de yazardı hala.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Hrant Dink: Aşağıdakilerden Hangisi Doğrudur?

Aşağıdaki okuma parçasını okuyup doğru cevabı bulunuz. Hrant’ın ölümü ülkede turnosol kağıdı etkisi yarattı. Maskeler düştü. Milliyetçilik adı altında ırkçılık yapanlar, faşistler, algısı kıt olanlar bir bir ortaya döküldü. Devletin içindeki yapılanmalar tekrar tekrar yüzümüze çarptı. Uğur mumcu cinayetinde, susurluk kazasında, 1 mayıs 1977’de yüzümüze çarpan gerçekler bir kez daha aynı fiili ifa etti. Bu defa bir şey daha yaptı, içimizdeki insanı test etti. Uğur mumcu katledildiğinde herkes üzüntüsünü belirtebildi yalan ya da gerçek, susurluku herkes eleştirdi samimi sahte, 1977’de herkes failler bulunacak dedi umutla ya da sinsice, ama hrant ermeniydi. Toplumun bir kısmı-bir kısım toplum onun Ermeni olduğu için herkese vermesi gerektiğini düşünüyordu. O yüzden öldüğünde çeşitli tepkiler gördük. Hepimiz Türküz! Evet hepimiz türküz bunu biliyoruz bunu bastıra bastıra söylemenin ne anlamı var mastürbasyondan başka.Bundan 10-12 yıl evvel bir türk ailesi Naziler tarafından katledilmişti Urdingen Almanya’da. Ardından oradaki vicdan sahibi kitle “Hepimiz Türküz” diyerek yürüdü, Nazileri protesto etti. Aradan zaman geçti, Filistin yine kan gölüne döndü, faşist İsrail yine Filistinlileri katletmeye başladı. O zaman bazı Türkler ya da Türkiyeliler ya da dünyalılar ya da her neyse gösteri yaptılar, bağırdılar “Hepimiz Filistinliyiz” diye. 5 yıl önce ABD bilmem kaçıncı kez Irak’a saldırdı, ikinci kara harekatıydı Irak’a karşı. Yine birileri hepimiz Iraklıyız diye bağırdı Türkiye’de. Merak ediyorum bu insanlar neden yürüdü. a- canları hareket istiyordu b- hepsi vatan hainiydic- her biri vicdan taşıyan insanlardı.

adsiz.JPG

Doğru cevap ”C”. Anlamayanlar çıkacaktır cevabın neden C olduğunu. Bunun sebebini eğitim sistemimizde aramak mantıklı olacaktır. Birkaç örnek verelim eğitim sisteminden: “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Türk’ün türkten başka dostu yoktur”, “Topraklarımızda gözü olan yabancı devletler”, “Biz savaşı kazandık fakat Almanya yenildiği için yenik sayıldık” gibi mottolar üzerinden işleyen bir eğitim sistemi. Bu sistemden çıkan insan da “Türk” kavramı ile “Vicdan” kavramlarını bir potada eritemiyor. Türk kavramı yanındaki her kavramı yok ediyor ve tek başına kullanılıyor. Yani konu Türklük ise olayda hak, hukuk, adalet, hakkaniyet, vicdan falan önemsizdir. Zaten 301’e sahip değil miyiz, zaten hakimlerimiz bile devlet bir davada tarafsa tabiki devleti kayırırım ve devletin hukuktan önce gelir demiyor mu? Toplum dinlemeden linç etmeye eğilimli değil mi? Her şeyin başı eğitim diyenler ne kadar da haklı. Bizde okullarda Türk olmak öğretiliyor ama insan olmak öğretilmiyor, bu yüzden de bir türlü evrensel düşünemiyoruz. Bizden olmayandan korkuyor, onları düşman sayıyoruz. Halbuki farklılıklar zenginliktir ve ben kültürel açıdan zengin bir toplumda yaşamak istiyorum. Ne mozaiği lan mermer mermer toplumunda değil. Bunun için birlikte yaşamı savunalım.

9 Ocak 2008 Çarşamba

Parti Devlet

Parti devlet parti ile devletin iç içe geçtiği, genellikle totaliter rejimlerde rastlanılan bir formdur. Türkiye tarihinde bariz bir Chp örneği bulunmakla birlikte İttihat ve Terakki partisi ve Akp'nin de bu yönde denemeleri olmuştur.
Kadrolaşmanın nitelik ve nicelik bakımından gelişmiş halidir.

Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin her birinin seyrek ya da yoğun bir şekilde kadrolaşma eğilimi olmuştur. Kadrolaşma dendiğinde insanın aklına ilk olarak Milliyetçi Hareket Partisi gelir, daha sonra ise cumhuriyetin ilk yıllarındaki politikalarıyla Cumhuriyet Halk Partisi. Chp'nin ilk yıllardaki kadrolaşmasını o yıllar içinde değerlendirebiliriz ama Mustafa Kemal öldükten sonra Recep Peker'in başlattığı hareketi asla haklı çıkarmaz bu. Türk hükümetlerinin kadrolaşma eğilimlerini incelemek için özellikle Chp ve Akp incelenmelidir, Mhp ise daha çok yandaşını kayırma biçiminde hareket edip ahbap çavuş ilişkisi içinde kaldığından dolayı devlette yoğunlaşmış ama asla devlet içinde niceliklerinin verdikleri niteliğe kavuşamamışlarıdır -burada derin devlet konu dışıdır bahsedilen genel olarak bütün devlet kadrolarıdır-. Fakat Chp ve Akp devleti partinin egemenliğine sokmak için yapmıştır ve planlı bir harekettir, Mhp'nin hareketi gibi plansız değildir.
Chp kadrolaşması kendi içinde iki alt döneme ayrılabilir. Kemal Peker öncesi ve sonrası dönemler. Kemal Peker öncesi dönem devlet kurumlarının yeni yeni oluşturulduğu, partinin yeni kurulduğu, bu ikisi arasındaki çizginin yenilikleri ve geçmişten gelen İttihat ve Terakki tecrübesi yüzünden belirsiz olduğu dönemdir. Recep Peker'in Chp genel sekreti olduktan sonraki dönemi ise oluşun tarihinden bağımsız olarak 1936 ile başlatabiliriz. Chp genel sekreterinin içişleri bakanı olması ve uzantısı olarak Chp il başkanlarının aynı anda vali olması, 18 Haziran 1936'da parti genel başkanı vekili İsmet İnönü'nün yayınladığı genelge ile parti ile hükümetin birleştirilmesi kararı sağlanmıştır ki bu genelge bu dönemin karakterini yansıtır. Atatürk bunların bir kısmına karşı çıkmış bir kısmına göz yummuştur; ancak onun hedefinin demokratik ve müreffeh bir toplum olduğundan şüphe oluşturmaz bu göz yummaları, devrim zamanı uygulamalarıdır sadece. Kaldı ki Chp zamanla bu uygulamadan vazgeçmiş ve çok partili siyasal hayata geçilmesine izin vermiş, Türk demokrasisine en büyük katkıyı sağlamış partilerden biridir.
Akp de devleti ele geçirmek ve dönüştürmek istemektedir, bunun için gerek toplumsal gücünü gerek sermaye gücünü gerekse de meclisdeki çoğunluğunu kullanmaktadır. İktidara ilk geldiği dönemde Refah Partisi tecrübesi ile çok ılımlı davrandır ve özellikle de liberal aydınların desteğini aldı. Fakat 2. iktidar döneminin ilk 4 ayında bundan önceki 4,5 yılda olmadığı kadar cüretkar oldu. Özellikle çıkardığı hakim ve savcılar kanunu ile yargıyı tek hamlede ele geçirmeye çalışması, devlet kuruluşlarına yapılan atamalardaki cemaat kriteri, kamu personel rejiminin hükümetin atama yetkisini çok genişletecek şekilde değiştirilmek istenmesi bunun en açık göstergesidir. Ve bu akp hala "onlar devlet, biz siviliz halkız" yalanını dillendirmekte. Akp artık devlet olmuştur, cumhuriyet tarihinde devlet ile bu kadar iç içe bir tek kuruluş yıllarında daha sonra bu durumu kendi isteğiyle demokratikleştiren Chp geçmişti.
Okan Bayulgen'in bu sizi ilgilendiriyor'da konuk ettiği Akp adayı genç kaymakam Özlem, Chp'nin parti devlet uygulamasını kıyasıya eleştirirken sergilediği demokrasi aşkını şimdi de sergileyebilir mi acep? Ya da bunu yapacak her hangibir Akpli var mıdır? Yoktur.
Akp'nin ele geçirdiği güçlere bakalım: yargı,yök, tbmm, tmsf, tcmb, thy... ve bunları gizlemek için medyanın büyük kısmı, bir de çankaya. Bütün bunlar ard arda geldiğinde inanılmaz bir hegemonya kurulduğu görülüyor.
http://www.milliyet.com.tr/2007/12/12/yazar/temelkuran.html
http://www.haber5.com/haber.php?haber_id=302119

8 Ocak 2008 Salı

Özgürlük ve Kendine Yabancılaşma

İki tür yabancılaşmadan söz edilir Marx'ın çalışmalarında. Bunlardan ilki, doğadan kopuş anlamamındaki yabancılaşmadır. İnsan, vahşi-ilkel doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doga kurmak anlamında doğaya yabancılaşır. Bu insan oluşu açıklayan niteliğiyle olumlu karşılanan yabancılaşmadır, zorunlu bir sürec olarak anlaşılır. İkinci yabancılaşma ise özgürlük ile ilişkisini anlatacak olduğum bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Söz konusu yabancılaşma emekçilerin ürettiği mal veya hizmetten pay alamamaları sonucunda ortaya çıkan ekonomik ve üretimleriyle katkıda bulundukları sistemin yönetiminde de söz sahibi olamamalarından kaynaklanan politik yabancılaşmadır. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kendi iradesini gerçekleştiremez. Buradaki iradenin bireyin iradesi olduğu açıktır zira kavram tamamiyle insan ile alakalıdır ve insanın kendisine yabancılaşmasını açıklamaktadır. Yabancılaşmanın toplumun iradesine yabancılaşma olarak algılanması en başta yabancılaşma kavramında bahsedilen insan doğası kavramıyla çelişir.
Az önce de dediğim gibi yabancılaşmanın gerçekleşmesi için bireyin yaptığı üretimden pay alamaması gerekir, çalışma şartlarının ağır olması gerekir ve bunların sonucu olarak bireyin kendi iradesini unutması, isteklerini unutması, çevresine, politikaya ilgisizleşmesi ile yabancılaşma gerçekleşir. Somutlaştırmak gerekirse günde 12 saat çalıştıktan sonra oyunu bir sermaye partisine atan birey kendisine yabancılaşmıştır, zira kendi çıkarını bile göremeyecek haldedir. Zira işten gelince tek isteği temel ihtiyaçlarını karşılamak ve ertesi gün işe geç kalmamak olan kişi de kendisine yabancılaşmıştır, çoğu zaman yukarıdaki iki örnek de aynı kişidir, örnekler çoğaltılabilir.
Peki bu yabancılaşmaya yol açan şartlar sadece kapitalist düzende mi oluşur? Bu sorunun cevabı yabancılaşma ile özgürlüğün ilişkisini ortaya koyacaktır. Kapitalizm dışındaki, en azından kapitalist olmadığı iddiasındaki, düzenlerde de bireyin kendisine yabancılaştığına tarih şahittir. SSCB’de de birey üretimden hakettiği payı alamamış ve önce tembelleşmiş, sonra da milliyetçileşmiş ve sonunda SSCB’yi yıkmıştır. Zira insanın özgür olmadığı her yerde sömürü olacaktır. Kapitalist sistemde de, SSCB’de de. Zira ancak özgür insan sorgulayabilir, karşı çıkabilir, değiştirebilir. Tepesinde işsiz kalma korkusu ve ya da devrimci şiddet tarafından yok edilme korkusu olan birey ise asla özgür değildir. İstediği yere seyahat edebilse de, eve ekmek götürmesi garanti olsa da özgür değildir, çünkü bu özgürlükler elinden alınırsa karşı çıkacak gücü yoktur. Bu rejimler altında ezilen birey işte tam da bu şekilde emeğinin çalınmasına ses çıkaramamıştır. Çünkü işten atılma ihtimali ya da devrimci şiddete maruz kalma ihtimali demoklesin kılıcı gibi tepesinde sallanmaktadır. Bu korkuları yaşayan, sesi çıkmayan birey doğal olarak kendisine yabancılaşır, insan olmasından yani doğasından kaynaklanan iradesini gerçekleştiremez yani en basitinden kendisine yapılan haksızlığa karşı duramaz, çalışma saatleri yüzünden çocuklarına yeteri kadar zaman ayıramaz, kıt kanaat geçindiği için zevklerini çoğu zaman gerçekleştiremez; kendisine saygısını yitirir ve böyyüklerin önünde el pençe divan durur, evde ilgisizlikten ağlayan çocuğa şiddet başlar, hiçbir zevki olmadığı için hayatı renksizleşir ve kendisine zevk olarak dayatılan şeyleri yapmak zorunda kalır ve Türkiye özelinde salak dizileri izler.
Birey eğer özgür olsaydı kendisine yapılan haksızlığa direnir, haklarını korur ve kendi iradesini gerçekleştirmesini sağlayacak olan şartlara kavuşurdu. Bu yüzden özgürlüğün olmadığı yerde birey kendisine yabancılaşmaya mahkumdur. Zaten insan doğası en temelde özgür değil midir?

3 Ocak 2008 Perşembe

19 Ocak 2008 Hrant Dink'i Anma ve Animsama Yürüyüşü

Düşünüyorum öyleyse varım...
Ya düşünemeyenler, onlar hiçlikleriyle rahatsızlık yaratıyor. Düşünemiyor ama düşünürmüş gibi yapmaktan da kendini alamıyor. O da farkında düşünmenin ne kadar güzel bir şey olduğunun aslında ama kafasında dezenformasyonla oluşturulan kirli duvarı aşamıyor.
Düşünürmüş gibi yaparken en kolay yol kıyas yapmaya kalkmak, ama dedik ya düşünürmüş gibi yaptığı için kıyas kaba saba ve alakasız oluyor, inceliklerine varamıyor kıyasın. Mazluma destek olmak adına hepimiz ermeniyiz diyene hepimiz türküz diyerek yapıştırıyor cevabı, halbuki hafızasını su altı seviyeden iki ayaklı seviyeye çıkarsa hatırlayacak nazilerce öldürülen Türk ailenin ardından binlerce Alman'ın "hepimiz Türküz" diye yürüdüğünü, hatırlayacak hepimiz Ermeniyiz diye yürüyenlerin aynı anda Filistinliler için "hepimiz Filistinliyiz", Iraklılar için "hepimiz Iraklıyız" diye yürüdüğünü. Hrant'ı anma yürüyüşü deniyor, Abdi İpekçi yürüyüşünü öne sürüyorlar, sanki Abdi İpekçi için, Uğur Mumcu için, Hablemitoğlu için, Kışlalı için yürümedi Hrant için yürüyenler. Hrant için de yürüler onlar için de yürürler. Düşündüğü için düşünemeyenler tarafından katledilen her insan için yürürler.
Düşüncenin gücü burada işte, insanı insan yapmakda, ama yanlış anlamasınlar yüzde yüz düşünce gücünden bahsetmiyoruz burada, her şeyi olduğu gibi bunu da muhtelif yerden anlamamak lazım diyorum. Ama kime diyorum...