8 Ocak 2008 Salı

Özgürlük ve Kendine Yabancılaşma

İki tür yabancılaşmadan söz edilir Marx'ın çalışmalarında. Bunlardan ilki, doğadan kopuş anlamamındaki yabancılaşmadır. İnsan, vahşi-ilkel doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doga kurmak anlamında doğaya yabancılaşır. Bu insan oluşu açıklayan niteliğiyle olumlu karşılanan yabancılaşmadır, zorunlu bir sürec olarak anlaşılır. İkinci yabancılaşma ise özgürlük ile ilişkisini anlatacak olduğum bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Söz konusu yabancılaşma emekçilerin ürettiği mal veya hizmetten pay alamamaları sonucunda ortaya çıkan ekonomik ve üretimleriyle katkıda bulundukları sistemin yönetiminde de söz sahibi olamamalarından kaynaklanan politik yabancılaşmadır. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kendi iradesini gerçekleştiremez. Buradaki iradenin bireyin iradesi olduğu açıktır zira kavram tamamiyle insan ile alakalıdır ve insanın kendisine yabancılaşmasını açıklamaktadır. Yabancılaşmanın toplumun iradesine yabancılaşma olarak algılanması en başta yabancılaşma kavramında bahsedilen insan doğası kavramıyla çelişir.
Az önce de dediğim gibi yabancılaşmanın gerçekleşmesi için bireyin yaptığı üretimden pay alamaması gerekir, çalışma şartlarının ağır olması gerekir ve bunların sonucu olarak bireyin kendi iradesini unutması, isteklerini unutması, çevresine, politikaya ilgisizleşmesi ile yabancılaşma gerçekleşir. Somutlaştırmak gerekirse günde 12 saat çalıştıktan sonra oyunu bir sermaye partisine atan birey kendisine yabancılaşmıştır, zira kendi çıkarını bile göremeyecek haldedir. Zira işten gelince tek isteği temel ihtiyaçlarını karşılamak ve ertesi gün işe geç kalmamak olan kişi de kendisine yabancılaşmıştır, çoğu zaman yukarıdaki iki örnek de aynı kişidir, örnekler çoğaltılabilir.
Peki bu yabancılaşmaya yol açan şartlar sadece kapitalist düzende mi oluşur? Bu sorunun cevabı yabancılaşma ile özgürlüğün ilişkisini ortaya koyacaktır. Kapitalizm dışındaki, en azından kapitalist olmadığı iddiasındaki, düzenlerde de bireyin kendisine yabancılaştığına tarih şahittir. SSCB’de de birey üretimden hakettiği payı alamamış ve önce tembelleşmiş, sonra da milliyetçileşmiş ve sonunda SSCB’yi yıkmıştır. Zira insanın özgür olmadığı her yerde sömürü olacaktır. Kapitalist sistemde de, SSCB’de de. Zira ancak özgür insan sorgulayabilir, karşı çıkabilir, değiştirebilir. Tepesinde işsiz kalma korkusu ve ya da devrimci şiddet tarafından yok edilme korkusu olan birey ise asla özgür değildir. İstediği yere seyahat edebilse de, eve ekmek götürmesi garanti olsa da özgür değildir, çünkü bu özgürlükler elinden alınırsa karşı çıkacak gücü yoktur. Bu rejimler altında ezilen birey işte tam da bu şekilde emeğinin çalınmasına ses çıkaramamıştır. Çünkü işten atılma ihtimali ya da devrimci şiddete maruz kalma ihtimali demoklesin kılıcı gibi tepesinde sallanmaktadır. Bu korkuları yaşayan, sesi çıkmayan birey doğal olarak kendisine yabancılaşır, insan olmasından yani doğasından kaynaklanan iradesini gerçekleştiremez yani en basitinden kendisine yapılan haksızlığa karşı duramaz, çalışma saatleri yüzünden çocuklarına yeteri kadar zaman ayıramaz, kıt kanaat geçindiği için zevklerini çoğu zaman gerçekleştiremez; kendisine saygısını yitirir ve böyyüklerin önünde el pençe divan durur, evde ilgisizlikten ağlayan çocuğa şiddet başlar, hiçbir zevki olmadığı için hayatı renksizleşir ve kendisine zevk olarak dayatılan şeyleri yapmak zorunda kalır ve Türkiye özelinde salak dizileri izler.
Birey eğer özgür olsaydı kendisine yapılan haksızlığa direnir, haklarını korur ve kendi iradesini gerçekleştirmesini sağlayacak olan şartlara kavuşurdu. Bu yüzden özgürlüğün olmadığı yerde birey kendisine yabancılaşmaya mahkumdur. Zaten insan doğası en temelde özgür değil midir?

Hiç yorum yok: