9 Haziran 2007 Cumartesi

Hukuk Müzesi

Türkiye'nin muhtemelen tek hukuk müzesi, sanal aleminde ilk hukuk müzesi olduğunu iddia ediyor. Çok kapsamlı bir site. Hukukla ilgilenenler için hoş zaman geçirilebilecek bir yer. Oldukça da emek harcandığı belli.
http://www.inisiyatif.net/hukukmuzesi/muze.html

23 Mayıs 2007 Çarşamba

DTPliler Meclise Giremesin Diyenlere Anadolu'nun Yüzyıllar Öncesinden Cevabı

Bir halk, tam 11 milyon kişilik bir halk. Anadilini konuşması yasak- ne olduğunu bilmeyenler için (°bkz: anadil)-, çocuğuna kendi dilinde isim koyması yasak, okuyup yazması engellenmiş, bir halk ağaların eline bırakılmış oy kaygısıyla, üretim yok, okul yok.
Bir halk, sürekli suratlarına tükürüldüğü için, sürekli aşağılandıkları, hor görüldükleri için onu kandıran Abd ve taşeron Pkk'nın oyuncağı olmuş. Bir halk ki umudu yok.
Biz kemalistiz arkadaşlar. Kemalizm ne der hatırlayan var mı? Yurtta sulh cihanda sulh bu laf da ne yazık ki atamızın diğer lafları gibi ilkokul çocuğuna söylenir gibi anlaşılıyor. Ulan barış ama nasıl? Yasaklarla mı? Zorbalıkla mı? Yoksa demokrasi ile mi?
Acaba Mustafa Kemal hangisini tercih ederdi? Acaba Mustafa Kemal Birinci Meclis tutanaklarına geçen sözlerinde neler demişti? Hatırlayan yoksa hatırlatayım: Türk halkı Türk ve Kürt kavimlerinden oluşur. Ama şimdi rahatsız olur bizim minik kemalist görünümlü kenanist beyinciklerimiz.

Arkadaşlar ordaki Kürt vatandaşlarımızı dışlayan şu an sizin savunduğunuz yaşakçı zihniyet? Hatırla mısınız bir zamanlar Anadolu'da Mevlena adında kutsal bir atamız yaşamıştı. Ya lafını hatırlayan var mı? Gel, ne olursan ol yine gel. Veyahut Yunus Emre'yi hatırlayan var mı? Hani bir lafı vardı: Yaradılanı sevdik yaradandan ötürü. Bunu da unutmuşuz öbürler gibi.

Bırakalım girsinler meclise, bırakalım desinler ne diyeceklerse. Eğer teröristlik yapmaya kalkarlarsa, Kürt faşistliği yapmaya kalkarlarsa zaten onları kimse kurtaramaz. Foyaları ortaya çıkar işte, daha ne istiyorsunuz? Eğer kürt halkına ses olamazlarsa biterler işte daha ne istiyorsun?

Türkiye Türklerindir, Ne Mutlu Türküm Diyene, Türk halkı Türk ve Kürt kavimlerinden oluşur. Bu sözleri art arda okuyun belki bir şeyler çağrışır.

6 Mayıs 2007 Pazar

Büyük büyük büyük... Dedemiz Zamanından Kalma


Japonya'da 80 milyon yıl önce bulunan bir tür olduğu anlaşılan bir köpekbalığı bulunmuş ama bulunur bulunmaz ölmesi insana bu işin içinde bir iş var dedirtiyor.
Harun Yahya'ya selam ederim.
yurt dışından birkaç link:



5 Mayıs 2007 Cumartesi

Türkiye, Fransa: İki Seçim Arasındaki Fark

Segolene Royal ve Nicolas sarkozy'nin kafa kafaya önde gittiği biraz arkalarında Francois Bayrou'nun bulunduğu 2007 yılında yani bizdeki 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimi ile aynı zamanlarda yapılacak olan seçimdir. Aslında bizim için çok da önemli değildir hatta umrumuzda bile değildir-medyanın aksine- ama bizim seçimlerle aynı zamana denk geldiği için bir karşılaştırma yapıyor insan ister istemez.
İlk olarak göze çarpansa onlarda adayların aylar önceden açıklanıp televizyonlarda birbirleri ile tartışmaları ve halkın kendilerini dahaiyi tanımasına olanak vermesiyken bizde adayların açıklanmasının son gününe kadar adayların açıklanmaması, gündemin sürekli bu konu ile meşgul olması ve bizdeki aday olma potansiyeli taşıyan aday adaylarının birbirlerine ilkokul çocuğu düzeyinde laf sokmaları. Her halk hakettiği gibi yönetilir sonuçta.

4 Mayıs 2007 Cuma

*Türk Devleti yani Türkiye, Selçuklu zamanında kurulmuş ve bugüne kadar gelmiştir. Aradaki sülale-saltanat ve rejim değişikleri yeni devletlere yol açmamış, devletin şekil değiştirmesini sağlamıştır sadece. Aynen Fransa'daki 4 krallık, 5 cumhuriyetin hep fransa olması gibi, ya da İngiltere'de saltanat Norman da olsa Cormwell Cumhuriyeti de olsa İngiltere'nin İngiltere olması gibi.


Şimdi asıl konumuza gelelim. Bu hareket Türk halkının 1000 yıldır yaptığı Kurtuluş savaşından sonra en büyük halk hareketidir. Evlerde olmasına alıştığımız herkes meydanlardadır. Rejimlerini korumaktadır. Ne Yavuz zamanındaki ayaklanmalar, ne 50'ler, 60'lar ve 70'lerdeki hareketler böyle değildir. Her birinde halkın uç kesimleri bu hareketlere girmişti ama bu sefer tüm halk meydanlarda. Bu unutulmamalı, tarihe tanıklık ediyoruz.

Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Baykal'ın Ezilmesi

Siyasi Zekasından artık iyice süphe ettiğim Deniz Baykal'ın her birkonuşması ile Rte'ye biraz daha puan kazandırdığı seçimdir. Kendipartisinden bile Rte'ye oy çıkacak böyle giderse.

Deniz Baykal konuştukça batıyor, battıkça konuşuyor. Yılların siyasetçisidir kendisi ama geçmişe bakıp feyz almayı hiç düşünmez. Ulan Rte'yi Çankaya'da görmek istemiyorsan al sana taktik desem duyar mı acaba! Öyle bir isim bulunur ki tüm toplumun saygı duyduğu, sevdiği,bu işi yapar dediği sonra da aday olması için konuşulur ikna edilebilirse de 110 milletvekili imzası ile aday yaparsın. Ha sonran'olur? 2 seçenek ortaya çıkar; ya Akp Chp'nin bu hareketi karşısında toplumu karşısına almak istemez ve yeni cumhurbaşkanı bir mutabakatla seçilir ya da her şeye rağmen Akp bildiğini okur ve toplumu karşısına almak uğruna Rte veya başka bir Akpliyi oraya gönderir, bu ihtimalde de bu topluma rağmen seçim oy kaybı olarak geri döner Akp'ye. Bu ismi bulmak kolay değil, benim aklıma rahmetli Barış Manço geldi, ama o kadarını da Chp yapabilir. Hatta bu isim Akp içinden bile güvenilir, laik rejime bağlı biri olabilir.

Rıza Türmen: "Leyla Şahin'e Kurban Olsun?" MU


Rıza Türmen Avrupa İnsan Hakları Mahkesi Büyük Dairesindeki 17 yargıçtan biri. Görev süresi bittikten sonra tekrar aday olarak gösterilmedi. Bunu yapan tabiki akp sebebi ise Leyla Şahin ile alakalı kararında Türban aleyhine görüşünü belirtmesi. Bu durumu AİHM Başkanı Jaen Paul Costa da "Türmen, verdiği kararlar nedeniyle AİHM'ye önerilmediyse çok yazık. Türkiye'deki kamusal-özel alan ayrımı saygıya değer" dedi.

Hepimiz Neyiz? Ne Kadar Irkçıyız?


Hepimiz Ermeniyiz!!! Bu slogan milliyetçilikten nemalanan çevreşeri çok rahatsız etti, çünkü seçimler yaklaşırken Türk halkının öteki ile kucaklaşması oy kaybı demek onlar için. Dediler ki "Hepimiz Türküz, Ermeni değiliz". İyi de ilkokul çocukları bile bu sloganının bir dayanışma çağrısı olduğunu anlar sen kimi kandırıyorsun. Bu toplum kendi içinde barışı yakalarsa sen yaklaşan seçimleri alamayacaksın ondan mı korkuyorsun ey şark kurnazı!
Bu ülkede insanlar ezilenlerin yanında olduğunu göstermek için "Hepimiz Filistinliyiz" diye de bağırdı, "Hepimiz Iraklıyız" diye de bağırdı, bu halk bugün de "Hepimiz Ermeniyiz" diye bağırsa ne olur. O zaman sesiniz çıkmadı da şimdi neden seninz çıkıyor demezler mi insana. Sebep belli aslında Ermeniler kötüdür saplantısı. Bu da bir ırkçılık tabi. Zaten siz de faşist bir partisiniz. Sorun yok.

Türban

AİHM'nin kararı ile-ki bu yönde kararları daha önce de vermişti-insan hakları ile uzaktan yakından alakasının olmadığı belirtilen nesne. Dikkat çekmek istiyorum bu kararı "insan haklari" mahkemesi verdi. Yani insan haklarinın ne olduğu hakkında hukuksal anlamda son sözü söyleyen mahkeme. Söyleyecek başka söz yok. Türban takma özgürlüğü insan hakkı değildir; kısıtlanabilir bir siyasal haktır. Baş örtüsü ile karıştırılmaması gerekir.
Ki kaldıki aihm'nin bu kararı kamusal alan için geçerlidir, yoksa kimse sokakta türban takan bir vatandaşımızın kafasından türbanını çekip almıyor. Bu arada belirtmek de gerekir ki: türban, anneannelerimizin babaannelerimizin taktığı baş örtüsünden farklı anlamlar içerir.
1. Türbanlıların oy verdikleri partiler bellidir; ancak normal başörtüsü takanlar her partiye oy verebilir.
2. Türbanlılar üniversite önünde eylem yaparken, başörtülüler kurallara uyarak derse girerler.
3. Baş örtüsü yüzyıllardır türk toplumda varken, türban 1960lardan itibaren toplumumuza girmiştir. (°bkz: şulebaş) (°bkz: mehmet şevket eygi)

Ve Atatürk'ün bir sözü: "Bazı yerlerde bazı kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya peştemal veya buna mümasil bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanında geçen erkeklere geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mana ve medlulu nedir? Efendiler! Medeni bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi vaziyete girer mi? bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal tashihi lazımdır." Mustafa Kemal Ataturk, 30 ağustos 1925, Kastamonu

Güzelliğinden Başka Meziyeti Olmayan Kızlar

Güzellik bir meziyet midir değil midir tartışmasını bir yana bırakıp konuya girelim: Ne kadar ilginç değil mi, güzel kızların hiç de azımsanmayacak bir kısmı, hatta çoğunun tek özelliği güzel olmaları, özellikle de büyük şehirlerde yani devlet otoritesinin en yoğun olduğu yerlerde, devlet otoritesi nerden mi çıktı? Bir dakika... Güzellik onlara yetmektedir, zira hayattan çok fazla beklentileri yoktur, olanlar da sadece kendileri ile ilgilidir, nedir işte iyi bir koca, ev, araba... yani güzelliği ile kazanabileceği şeyler. Birileri "ihtiyaçlar gelişmeyi sağlar." demişti, bunu bizim güzel Türk kızları ne de keskince doğruluyor. Sorun onların neden bu kadar beklentisiz olduğu, neden hep o standartları beklediği. Acaba bunda aldığı-aslında alamadığı-eğitimin, yaşadığı-aslında sadece nefes alıp yemek yediği-toplumun hiç mi etkisi yok. Hani bu toplum, eğitim gibi konulara değinince ister istemez devlet diyesi geliyor insanın. Aslında bu kızlar yeni peydah oldular, onların anneleri, anneanneleri, teyzeleri, halaları 56'larda, 68'lerde, 78'lerde sokakta daha demokratik bir türkiye için fedakarlık yaptlar sokaklarda, meydanlarda... Ardından bizim ünlü ressam amcamız geldi ve kızlar için erkekler için memurlar için işçiler için ot için bok için standartlarını da yanında getirdi. "kız dediğin örgülü saçıyla okula gider yahu, bunlara ne oluyor netekim" dedi. işte o tarihten sonra apolitik gençlik ve onun bir alt kümesi olarak da guzelliginden baska meziyeti olmayan kizlar ortaya çıktı. Tek eksik idealsizlik.

RTE Cumhurbaşkanı Olmaz

zannımca rte bizzat cumhurbaşkanı olmayıp yerine kukla birini cumhurbaşkanı yapacaktır. Çünkü Rte cumhurbaşkanı olursa:
1) Ordunun sertleşmesinden çekinebilir.
2) Chp ve Mhp'nin meclis çoğunluğunu ele geçirerek kendisini yüce divan'a göndermesinden korkabilir.
Ayrıca bunlara rağmen cumhurbaşkanı olması durumunda:
1) Akp üzerindeki egemenliğini yitirebilir ve kısıtlı cumhurbaşkanlığı yetkilerine razı olmak durumunda kalabilir.
2) Akp rte'nin şahsından güç alan bir parti olduğu için oy kaybedecektir. Akp içinden Abdüllatif Şener, Abdullah Gül ve hatta Bülent Arınç hatta ve hatta rte'nin belirlediği bir kukla arasında liderlik için bir çekişme oluşabilir, bu da partiye oy kaybettireceği gibi partiyi bölünmenin eşiğine de getirebilir.
3) İlk seçimde ülke koalisyon hükümetlerine geri döner.
4) Cumhurbaşkanlığı yetkilerini yine de sınırlı ölçülerde kötüye kullanmayı başarabilir ve üniversitelere takunyalı rektörler atanabilir, atama yapılamayan 700 küsür makam için tek tek şeraitçıları atayabilir.

Bolu Dağı Tüneli, Hrant Dink, Seçimler


Bugün Hrant Dink'in cenazesine katılmak yerine Bolu Tünelini açmayı yeğleyen, partisine liderlik yapabilen ama Türk toplumunun lideri olmadığını bir kere daha gösteren şahıs diyor ki Bolu Dağı Tünelini açarken "Bu tünel doğu ile batı arasındaki gönül tüneli". Madem bu kadar duygusalsın, madem kültürlerin sentezine bu kadar çok önem veriyorsun neden gitmedin Hrant'ın cenazesine sorusuna verebileceği cevabı da olmayan kişidir. Fakat sebebi açıktır, seçimlere yaklaşırken milliyetçi oyları kaybetme korkusu.

Milliyetçilik mi Faşizmden çıkar Faşizm mi Milliyetçilikten?

Çoğunluğun hemfikir olduğu bir nokta vardır, o da faşizm ile milliyetçiliğin içi içe geçtiği , birbirinden ayırmanın zor olduğu gerçeğidir ki çok doğru bir tespittir. Milliyetçilik ile faşizm iç içe iki kavramdır ve aralarında bir kapsama ilişkisi vardır. Yumurta tavuk ikilemine düşürecek bir ilişki de değildir çok basittir. Milliyetçilik faşizmi kapsar. Milliyetçilik y'in çıkarını x'den üstün tutmaktır. Ve bu da yanında doğal olarak bir ayrışmayı getirir. Tanımlarken bile ayırdık. X ve y. Aynı ayrım daha keskin çizgilerle faşizm içinde de vardır. Hatta faşizm ileri gider ve x içindeki k ve s'yi de ayırır. Aymcılığın her türlüsü insanlık dışıdır diyerek ayrımcı milliyetçilik ve faşizmi boka batrdıktan sonra milliyetçiliğe bakış açıları kazandırmalıyız.
Milliyetiliğin her türlüsü kötü müdür, hiç düşünülmeye değmeyecek bir şey midir milliyetçilik? Pek tabiki düşünülmesi gerekiyor. Eğer altı oktan bir tanesi ise düşüülecek. Ve Mustafa Kemal bize milliyetçiliğin ne olduğunu anlamız için yeteri kadar temel bıraktı. Örneğin Birinci Meclis kararları yani Kurtuluş Savaşını veren meclisin kararlarından birinde Türk ulusunun Türk ve Kürt kavimlerinden oluştuğu belirtilmiştir, yine bu kararın ışığında yorumlanması gereken bir söz de "Ne Mutlu Türküm Diyene"dir *, Atatürk yine devrimler yapmış ve bu devrimleri ulaşmamız için çaba sarfettiği muasır medeniyetler seviyesi için yapmıştır ve bu yoldan sapmamız için de Türk öğün çalış güven mottosunu kafamıza kazımaya çalışmıştır. Sadece bu üç köşe taşı bile Atatürk milliyetçiliğini yorumlama şansı verir. Ki hali hazırda yorumlanmışı buradadır. Efendim şimdi Atatürk ilk meclis kararı ile Türk ulusu kavramının kapsayıcılığını, hangi asli unsurlardan meydana geldiğinin altını çok iyi çizmiş, başka bir anlayışa mahal vermeyecek şekilde. Yine bu çerçeve de kendini bizden hisseden herkesin esen olması için, refahının artması için bizden olmanın mutluluğuna deyinmiş; yine bunun için çalışmamız gerektiğini söylemiş ve bize gaz vermiş, çalış adam ol öğün demiş. Tabi bunları derken "Yurtta sulh cihanda sulh" de demiş ve kimsenin toprağında gözü olmadığını belirtmiştir. Atatürk milliyeçiliği milliyetçiliğin tüm dünya için yararlı olan tek yorumudur. Bu nedenle diğer milliyeçilik anlayışlarından farklıdır, faşizm ile uzaktan yakından alakası yoktur. birleştirici özelliği ile faşizmin ayrıştırıcılının tam karşısındadır.

3 Mayıs 2007 Perşembe

28 Şubat: Bizim Çocuklar mı, Devlet Refleksi mi?


28 Şubat. Bizim yaş grubumuzdaki Türklerin gördüğü en büyük ordu-hükümet gerilimi. Darbemidir, darbenin post giymişimidir, muhtıramıdır kısmını geçelim. Her şeye isim vermeye gerek yok. 28 şubat ordunun hükümete müdahalesidir. Yani atanmışların seçilmişlere müdahale etmesidir. Bu bakımdan meşruluğunu değerlendirirken ordu darbelerinin meşruluğunu değerlendirirken kullandığımız noktaları 28 şubat için de kullanmalıyız. Yani öncelikle, bu devleti kuran önderin de belirttiği hedef doğrultusunda olup olmadığına bakmalıyız ve kimler tarafından yapıldığı ile kime karşı yapıldığına. Zira bazen doğrultu doğru yönde olsa da kimler tarafından yapıldığı da önem kazanır, hatta kime karşı yapıldığı da.28 Şubat darbesi yapıldığı esnada ülkenin gidişatının ortaçağ karanlığı olduğu gerçeğini tartışmaya bile gerek yok.

Kimler tarafından yapıldığı çok tartışma götürür. İlerici ulusalcı ordu tarafından mı yoksa ABD yanlısı bir ordu tarafından mı? ABD'nin bu darbeden hoşnutluk duyduğunu çeşitli açıklamaları gösterdi, zira refah partisi abd karşıtı politikalar izliyordu, ırakla ticarete başlamış, libya ile görüşmüş ve iran ile doğalgaz anlaşması imzalamıştı. Aralarında başbakanlık müstaşarının da olduğu bazı kişiler abd'den tsk'ya çekilmiş bir kripto olduğunu söylediler. Nitekim Emre Kongar da bu TSK'nın 12 Eylül'de de belli olduğu üzere 27 Mayıs'taki ilerici ordu olmadığını Amerikancı bir yapıya büründüğünü ileri sürmektedir ki TSK'nın bugüne kadar ki genel duruşu da böyledir.-TSK'nın bugün AB ve ABD ile çelişen durumu ise başka bir konudur-.

Benim kanıma göre 28 Şubat müdahalesi ABD'nin de desteklediği ama TSK'nın bağımsız bir şekilde yaptığı bir müdahale olabileceği yolundadır.

Kime karşı yapıldığı ise karışıktır. Üsttek sorunun cevabına göre de değişir. Eğer ABD icazetli ise bu müdahale Refah Partisinin ABD karşıtı politikaları yüzünden olmuştur ve bu sebepten de ABD karşıtlarına yapılmış bir müdahaledir diyebiliriz. Yok eğer şeriatçılara karşı bir darbe dersek olay Türkiye'deki softalara karşı yapılmış demekte bir yanlışlık olmaz. Ama sonuçlara baktığımızda bu müdahalenin hem softa hem de ABD karşıtı olanlara karşı yapıldığı anlaşılıyor. Bir nevi İran özlemi içinde olanlara karşı.

Sonuç olarak bu müdahale meşru mu idi yoksa ABD kaynaklı ABD çocuklarının yaptığı bir darbemiydi bilemiyoruz.

Bu müdahale hakkındaki "aslında islamcılara yaradı, akp iktidar oldu" iddiasını ile kısaca açıklayacağım zira bu iddianın yersiz olduğuu açıklamaya yetmektedir. İlk olarak Refah Partisi yerine kurulan Fazilet Partisinin ilk seçimde 1. partiliten 4. partiliğe düştüğünü hatırlatmakta fayda var. Daha sonra iktidar olan AKP ise hem mazlumluğunu ön plana çıkardı, hem ülke ekonomik kriz yüzünden mevcut hükümete tepkili idi hem de RTE büyük biraderden icazet almıştı. Dolayısı ile 28 Şubat bugünkü AKP iktidarına yol açmamıştır.

2 Mayıs 2007 Çarşamba

27 Nisan Muhtırası: TSK'nın asıl amacı gerçekte ne?

27 nisan 2007 muhtirasi'nı hangi amaçla çıkardığını anlamak için beklememiz gerektiğini düşünüyorum, zira ciddi şüpheler söz konusu.eğermuhtıranın verildiği ortama bakılırsa halk tepkisini göstermiş veampuller her ne kadar bunu dikkate almamış gibi gözükseler de tümpolitikalarını etkilemişti. siyaset türkiye'de tarihinde ilk defa budenli büyük ve devamlı*bir halk hareketine muhattap oluyordu. ikincisi ve akabinde yerelleriplanlanmıştı. yani iktidar öyle ya da böyle boyun eğecekti,cumhurbaşkanını seçse bile halk sandıkta ya da meydanlarda o ampulleripatlatacaktı. insiyatif halka geçmişti ve siyaset yepyeni bir alana,gerçekten meydanlara kayıyordu ve daha demokratik bir ülke umududoğmuştu. tam bu sırada geldi tsk muhtırası, sanki tsk gericileremüdahale tekelini elinde tutmak istiyor, sanki bu şekilde elde ettiğigüvenilir kurum olma ve bundan kaynaklanan siyasi meşruluğunu devamettirmek istiyor. bu öyle bir meşruluk ki istediği gibi demokrasiyemüdahale ediyor, 10 yılda bir ona ayar verip gerektiğinde beslemiyorasıyor. işte tsk bu gücü kendi tekelinde tutmak istiyor, halkın aslındahalka ait olan gücü tskdan almasını istemiyor. muhtıra verilmesindelaiklik kaygılarından çok bu kaygılar var belki de.

4 Mart 2007 Pazar

İstiklal Marşı kimlerin? Onların mı, Hepimizin mi?


"Gözaltındaki insanlarımız İstiklal Marşı eşliğinde işkence görmüştür. Kitlenin, İstiklal Marşı okunacak bir kongreye kadar geçecek süre içinde motive edilmesi lazım. Artık İstiklal Marşının onlar için bir işkence sembolü, bir ölüm sembolü olmadığını görmeleri lazım." Olaylar dün Orhan Doğan'ın bu sözleri üzrine çıktı. Bu sözleri yorumlamak lazım, neden denmiş olabileceği hakkından fikir yürütmek lazım.

Türk faşistlerinin sadece teröristlere değil bütün Kürt şüphelilerine karşı uyguladığı işkence yöntemlerinden biridir, kutsal marşımız eşliğinde faşistlerin tehlike olarak gördüğü herkes bu marş dinletilerek ezilir, faşistler de bu yolla orgazma ulaşırlar. Bunun sonucunda yıllar geçtikçe Kürt vatandaşlarımız aslında onların da marşı olan İstiklal Marşımızdan tiksinirler. Onu bu hale getiren Kürtler değil Türk faşistleridir.

Tekrar daha da açarak anlatalım: Bu ülke Kurtuluş Savaşını verirken Türkler ve Kürtler yanyana savaştılar, birlikte kanlarını akıttılar, birlikte öldüler bu vatan için ve o İstiklal Marşı bu iki onurlu halkın mücadelesi sayesinde yazıldı. Ama gün geldi birileri bu ülkeyi sadece kendilerinin sanarak "Ya sev ya terket" dedi, İstiklal Marşını sadece kendileri gibi olanlarınmış gibi sanarak işkence yaparken yüksek sesle çaldılar. Nasıl bir ruh halleri vardı tahmin etmek için çok zeki olmaya gerek yok: bu ülkeyi sadece kendisinin sanan faşistimiz mağdurun bilmem neresine elektirik verirken fonda istiklal marşı çalıyordu ve o faşist mahluk kendisini ülkenin koruyucusu sanıyordu, e tabi bu ülkeiçin kurşun atan da kurşun yiyen de şerefli ya ondandır. Fakat bilmiyorduki o işkence yaptığı mağdurun da dedesi 23 ağustos 1921'de Polatlı'da Sakarya Irmağının doğu tarafında idi, tıpkı işkencecinin kendi dedesi gibi.

İşte bu işkenceciler o marşı işkence yaparken fonda çalarak, ya sev yaterket diyerek, Kürtleri insandan saymayarak Kürtlerin bu ülkeye olan aidiyet duygularını zedelediler, sonra da aidiyet duyguları zedelenenler bunu dile getirince daha da fazla ve başkaları tarafından da horlandılar.

Orhan Doğan'ın kim olduğu umrumda değildir. "Gözaltındaki insanlarımız İstiklal Marşı eşliğinde işkence görmüştür. Kitlenin, İstiklal Marşı okunacak bir kongreye kadar geçecek süre içinde motive edilmesi lazım. Artık İstiklal Marşı'nın onlar için bir işkence sembolü, bir ölüm sembolü olmadığını görmeleri lazım." Sözü onun da aslında İstiklal Marşının ne olduğunu ve kutsiyetini bildiğini gösteriyor. İstiklal Marşına küfretmek istediğini değil.

İstiklal Marşının kutsiyetini hiçe sayanlar Kürtler değil onu işkencelerinde kullananlardır.

20 Ocak 2007 Cumartesi

Hrant Dink: Keşke Herkes Onun Kadar Türk Olabilseydi



Kimin yaptığı aslında şu anda o kadar da ilgilendirmiyor bizi ister Ermeniler yapmış olsun, isterse Türk faşistleri. Önemli olan geldiğimiz noktanın korkutuculuğu. Türk olmayan ne varsa yok ediliyor, Trabzon'da papaz ve şimdi Hrant Dink, sırada belki de Orhan Pamuk, Yaşar Kemal...


Bu ülkedeki yanlışlıkları söyleyen herkes bir bir öldürülüyor. Türkiye'ye aşığım ama böcek küçüktür ama mide bulandırır ya, Türkiye artık bulandı. Faşist dalga artık her yeri sardı.

Türklerle birlikte yaşamayı bir şans sayardı, bu toprakları hepimizin vatanı kabul ederdi.

Akit, Vakit... Katil


31 mayıs 1995'te Akit adıyla çıkarken Gümüşhane Barosu başkanı Ali günday'ı hedef gösterip "baro terörü meclis'te" ve "hastalıklı kafalar" manşetini atmıştı. Adanalı İzzet Kıraç gümüşhane'ye geldi, 25 temmuz 1995 günü baro başkanı Ali Günday'ı silahıyla tekbir getirerek öldürdü. Akit Gazetesinin hedef göstermesinden 2 ay sonra suikast gerçekleşti. Ali Günday'ın suçu yasaları yok sayarak davalara türbanla girmek isteyen iki avukatı barodan atma kararı almış olmasıydı. 
Ahmet Taner Kışlalı 13 mayıs 1999 tarihli gazetede "yuh pişkin zorba" manşeti ile afişe edildi ve daha sonra hedef gösterildi ve 162 gün sonra öldürüldü. ve şimdi 13 şubat 2006 tarihli "işte o üyeler" manşetinden 62 gün sonra 17 mayıs 2006'da bu hain saldırı gerçekleşti. Alparaslan Arslan, Allah'ın askeri olduğunu söyleyerek Danıştay'da kurşun saçtı. Mustafa Yücel Özbilgin şehit oldu.

17 Ocak 2007 Çarşamba

İstanbul'a Vize Uygulayalım Diyebilen Zihniyet

Şimdi bakalım neden olmaz, neden saçma sapan, neden hukuk dışı hemen anlatalım, hukuku ancak bertaraf edilmesi gereken kurallar olarak gören siyasetçilerin oy aldığı bir ülkede gündeme gelebilecek bir öneri. Çok uzatmadan nedenlere geçelim:

1) Anayasamızda 23. maddede yerleşme ve seyahat hürriyeti düzenlenmiştir ve yine 13. maddeye göre anayasada belirtilen nedenlerle kısıtlanabilir diyerek kısıtlamanın sınırlarını belirtmiştir. Anayasada belirtilen sebepler dışında bu haklar kısıtlanamaz. Yani kimse istanbul çok kalabalık diyerek insanların bu hürriyetini kısıtlayamaz. ancak boş boş konuşan olursa bu da yine anayasada düzenlenen ifade özgürlüğüne girer.

2) AİHS'nin bizim de imzaladığımız 4. protokolünün 2. maddesinin 1. fıkarasına göre "Bir devletin ülkesi içinde usulüne uygun olarak bulunan herkes, orada serbestçe dolaşma ve ikametgahını seçebilme hakkına sahiptir." Yine aynı maddenin son fıkrasında bu hakkın yasa ile kısıtlanabileceği belirtilmiştir ancak bizim anayasamıza göre bu ha sadece anayasa ile sınırlanabildiği için bu son fıkra hükmünün bizim için pratik bir değeri yoktur. Çünkü anayasa sınırlamanın sınırını anayasa ile çimiştir.

3) hadi anayasayı değiştirdiniz ki bu maddeyi değitirmenizi Anayasa Mahkemesi kesin ve net olarak iptal edeceği için önce 13. maddeyi değiştirmeniz gerekmektedir ama yine 13. maddenin değişiminin de iptal edileceği açıktır çünkü kısıtlamaların sınırını genişleten bir düzenleme anayasanın 2001'den sonra kazandığı ruhla çelişeceğinden Anayasa Mahkemesi bu değişikliğe izin vermeyecektir. Bu da demektir ki tüm anayasayı değiştirmek gerekecek. Ancak bu sayede bu kısıtlamalar konulabilir. Tabi 2007 yılında yapılacak bir anayasa ile 1982 yılında verilmiş olan hakların alınmasını halk ne kadar onaylar onu da bilmiyoruz. Fakat diyelim ki her şey oldu, yeni anaysa kabul edildi ve insanların ülke içindeki serbest dolaşım hakkı kamu yararı gerekçesi ile kısıtlandı. Bu kısıtlama ancak gelip geçici durumlar için söz konusu olabilir ve uzaması durumunda AİHM Türkiye'yi tazminat manyağı yapabilir.

4) Hadi diyelim aihm kararlarını da sallamadık ve sözleşmeye uymama kararı verdik: İstanbul'a giriş çıkışları nasıl engelleyeceksin? istanbul'a vize ile giren kişiyi süresi doldu diye İstanbul'dan sınır dışı mı edeceksin? Bütün istanbul'un çevresini dikenli tel ile mi döşeyeceksin? Kurtuluş savaşında dedelerini kaybetmiş bir halka bu topraklar için sizin dedeleriniz öldü ama ben sizi buralar almıyorum diyebilecek misin? Dersen zaten kösele gibi olan suratın hiç mi kızarmayacak?

Bu tip uygulamalar ancak her şeyin yasakçı zihniyetle çözülebildiği ülkelerde söz konusu olabilir, bu aslında kolaycılıktan gelmektedir, yasaklamak kolaydır ne de olsa. Zor olansa İstanbul'a göçü durduracak insanca yöntemleri bulmaktır. Bu da ancak insana koyun değil, oy değil insan olarak bakılabildiği zaman aklıllara gelecek. Neyse konuyu fazla uzatmadan sonuca bağlayalım. Bu tip bir uygulama yapmak için ülkeyi demir yumruk ile yönetmek ve uluslar arası hukuku da hiç takmayacak kadar kuvvetli olmak gerekir. Demokratik rejimlerde böyle bir uygulama zaten söz konusu değildir. Ha siz diyorsanız ki demokrasi araç değil amaçtır orası başka...

Süper Kahramanlar

Süper kahraman nedir sorusunu iyi cevaplamak gerekiyor. Sadece doğa üstü güçleri olan çok gelişmiş canlılar mı yoksa bunlara ek olarak gerçekten yaşamış ve imkansızı başarmış insanlarlar mı, yoksa aslında yaşamamış olsa bile ya da yaşasa da pek süper olmamasına rağmen anlatıla anlatıla efsane olmuş olanlar mı? Hakkaniyetli olmak gerekirse hepsine süper kahraman demek gerekir. Binaların üzerinden atlaıp insanların hayatını kurtaran örümcek adam da, Çin de sosyalist devleti kuran Mao Zedong da, bizim nesiller boyu anlatarak yarattığımız Battal Gazi de, Mustafa Kemal de, Batman de...
Dünyaca tanınan süper kahraman aslında süper güç olmanın göstergesidir. Tarihteki her süper güç en azından bir tane süper kahramana sahiptir, ancak süper kahraman sahibi olmanız için süper güç olmaya gerek yok pek tabi ki yerel süper kahramanlar üretelebilir... Hatta daha da ileri giderek söyleyebiliriz ki tarihin çeşitli dönemlerinde yaşayan süper kahramanlar mensup oldukları ulusun ne ile alakadar olduğunu da gösterir. Abd'yi ele alalım, ilk süper kahramanı George Washington'dur ve çok gerçek bir savaştan çıkan ulusun gerçek süper kahramanıdır. Hayatı gerçekten yaşayan insanların gerçekten yaşamış süper kahramanıdır. Örümcek adam ise abd'nin bugünki süper kahramanıdır ve sanal bir kahramandır, gerçekte yoktur ama insanlar varlığını hayal ederler, batman keza ya da ninja kaplumbağalar... Her biri hayal ürünüdür ve bugün de gerçek bir hayat yaşamayan, hayatları birer yanılsamadan ibaret olan Abd ulusunun içinde çok sempati toplamışlar ve Abd'nin bu hayalciliği dünyanın geri kalanına pompalamasıyla da türm dünyada sevilmişlerdir. Karşımıza iki kahraman ve iki abd çıkıyor. washington ve gerçek, örümcek adam ve sanal abd'ler. örümcek adamın sanallığı abd ulusunun sanallığından gelmektedir.
Gelelim Battal Gazi'ye battal gazi yaşadığı dönemde önemli işler yapmış bir akıncıyken zamanla halkın anlatımı ile efsaneye dönüşerek süper kahraman olmuş bir insandır. O kadar efsanedir ki hakkında çekilen filmlerden birinde Excaliburu bile kayadan çıkarmaya kalkmış buna da muavfak olmuştur. Battal Gazinin sebebi bugün eski günlerini özleyen halkın o günleri kutsaması, tekrar ulaşılması gereken esen günler olarak görmesidir. O yüzden bizim süper kahramanlarımız genelde geçmiştedir. Gerçek olmasalar da sanallıklarını gerçeklikleri üzerine kurduğumuz yani kısaca abarttığımız için süper kahraman olmuşlardır.
Gelelim Polat Alemdar'a. Polat Alemdar ise bugün Türk toplumunun içinde bulunduğu durumu kanıtlamak için biçilmiş kaftandır. Süper kahramınımız, hukuktan umudunu kesmiş olan, tek kurtarıcı ile işlerin düzeleceğine inanan, her şeyin zor ile çözülmesine alışmış olan ve kolay yönden köşeyi dönmek isteyen, arabeskin içine batmış, aşırı milliyetçi bir halk olarak kendisine Polat Alemdar'ı süper kahraman seçmiştir. Polat bugün Türkiye'sinin bütün özelliklerini üzerinde toplamış olan süper kahramızdır bizim. Bu yönüyle türkiye tarihini anlamak için süper kahramanlarımıza bakmak yeterli olacaktır. Kurtuluş savaşı dönemi gerçekçi, 60-70ler geçmişe özlem duyan, bugün ise hayalci ve ezilmiş bir ulus.
Demem o ki süper kahramanlar gerçekten de süperdir, özellikle bir ulusu anlamak istiyorsanız onlar bakmanız gereken ilk simgelerden biridir. Hiçbir şey nedensiz değildir ne de olsa, süper kahramanların da bir nedeni vardır.

14 Ocak 2007 Pazar

ABD Askeri Ölünce Sevinmek

Önce katilin kim olduğunu çok iyi anlamak gerekir. Abd mi yoksa askerleri mi? Bunu bilmek içinde üç bilgiye ihtiyaç duyar insan. Bunlardan birisi amerikan kültürü hakkında bilgidir; diğeri ise Abd askerlerinin tabi tutulduğu eğitim; en sonuncusu ise Irak'taki olayların münferit olaylar mı yoksa Abd askerlerinin genel olarak uyguladığı olaylar mı olduğudur. Tabi bunları yaparken Kurtlar Vadisi Irak sendromundan da kurtulmak gerekecek.
Amerikan Kültürü hakkında başlıktaki yazıyı özetlemek gerekirse, düşünme yetisini yitirmiş, yardımsever, dış dünyaya karşı ilgisiz insanlardan oluşan bir toplumun kültürüdür*.
Abd askerlerinin aldığı eğitim hakkında da genel bir kanıya ordudan ayrılan askerlerin dediklerinden anlayabiliriz ya da abd ordusu aleyhine abd'de açılan davaların konuları da anlamanızda yardımcı olabilir. Abd ordusu gönüllük esasına göre asker alır ve bu gönüllüler genelde başka iş bulamamış insanlardır. Zeka düzeylerine tekrar değinmeme gerek yok sanırım. Şimdi bu tip işsiz güçsüz ailesinin geçimi için orduya yazılan, canı pahasına para kazanmaya çalışan insanların bir de beyinlerinin yıkandığını düşünün. Her birine Iraklıların kötülük kaynağı olduğunu, cahil insanlar olduklarını anlatın sürekli. O da yetmedi tankların içine tek merkezden sürekli insanın sinirini ayakta tutracak müzikler verin. İnsanın ruhuna girin, bilinçaltını alt üst edin. Bakalım ne oluyor. Bir insan ne derece canavara dönüşüyor. Abd ordusu bunu yapıyor çünkü oradaki askerlerini motive etmenin yolunu bu olarak görüyor. Mükafat ödül sistemi ile onları öldürmeye programlıyor.
Üçüncü konuya gelirsek olayların münferiden yapılan olaylar olduğunu göreceğiz. İnsanın beyni ne kadar yıkanırsa yıkansın canavarlaşması o kadar kolay değildir. İnsanın türünü sebepsiz yere öldüremediği, buna hepimizde bulunan bir genin engel olduğu bilimsel bir gerçektir ama buna rağmen bunu yapabilenler çıkmaktadır ki bunlar da Abd ordusunun propagandasından ya çok etkilendikleri için böyle canavarlaşanlardır ya da gerçekten hasta olan insan görünümlü hayvanlardır. Her halde bütün amerikan askerleri bu tip hastalardan oluşsaydı bugün ırak'ta canlı kalmazdı.
Bütün bunları düşünmeden bir insanın ölümüne sevinmek bana çok mantıksızca, hadi lafımı esirgemeyeceğim insana yakışmayan bir hareketmiş gibi geliyor.
Türk halkı olarak sinirliyiz, hatta Abd'ye karşı kin duyuyoruz ve haklıyız da. Onlar başımıza çuval geçirdi, onlar bizi sömürdü, onlar ülkemizi bölmek istedi. Ama onlar kim? Kim olduğu hakkında herkes bir şeyler der ama onların asla ve asla oraya gönderilen coniler olmadığını hepimizin anlaması gerekiyor. Aksi takdirde hepimiz Abdlilerin sahip olamadıkları kadar yüksek zekamızı kullanmamış, kendimizi önyargılara teslim etmiş oluruz. Yani zekamıza yani kendimize ihanet etmiş oluruz. Bunun sonucu da önce rasyonalizmden uzaklaşmak sonra da giderek faşistleşmek dolayısıyla da canavarlaşmak olacaktır.
Beynimizi tiken Kurtlar Vadisi martavalından kendimizi bir an önce kurtarıp mantıklı bir şekilde, duygularımızın esiri olmadan düşünmeye başlamız gerekiyor: Hepimizin çıkarı ve geleceği için.





10 Ocak 2007 Çarşamba

Ezikliğimiz: Organizasyonumu beğenmüyör müsün?

İrdelenmesi gerekir. İrdelenince de bu organizasyonların her birinin uluslararası organizasyonlar oldukları görülür. Hani vardır ya "yüzümüzün akı ile çıkmamaız gereken organizasyon", "Türkiye'nin geldiği yeri gösteren organizasyon"... yani amaç adam gibi bir organizasyon yapmak değil Avrupalıya kendini beğendirmek, kanıtlamaktır. Düpedüz ezikliktir. 250 yıldır üzerimizden atamadığımız eziklik. Zaten aramızdan bu ezikliği olmayanları da hemen "dur sen ne bilecen adam yapıyor işte" kelamları ile bastırırz. Bir mustafa kemal atatürk çıkmış ezik olmayan aramızdan ama kendini anlatamamış ki bize ona karşı da ezik duruyoruz. Neyse konu taşıyor başka yerlere geliyor.
Biz bu dediğim kendimizi beğendirme sevdamızdan dolayı o organizasyonları pür dikkat düzenleriz. Hiçbir hata olmaması için kaynaklarımızı da akıtırız tabi o kaynakların organize edilmesi gereken yerleri hiçe sayarak; emekliye verilecek zam ile habitat düzenleriz biz.
Organizasyon olunca uluslararası olmalı zaten, yoksa Diyarbakır'daki yemek kuyruğu bir bok değildir. olsa olsa iç parçalayan bir manzaradır!!! O da organizasyon da muhattabı kendi insanın olduğu için sitine takmıyorsun be Türk evladı, Türkiye süper!* futbol ligini görmüyoruz hiçbirimiz, ülkenin en büyük spor organizasyonu ama bok götürüyor her yerini, neresine tutsak pislik fışlırıyor. Neden biliyor musunuz, biz kendi insanımıza değer vermiyoruz.
Organizasyon bir işin en iyi en düzenli olarak yapılması için, insanların amaçlarına rahatça, yorulmadan ulaşması için, hadi onları geçelim insanca ulaşabilmesi için düzenlenir. Fakat insanın değeri olmayan bir ülkede, insana değer veren anlayışın olmadığı bir ülkede organizasyonların adam gibi olmasını beklemek ahmaklıktır.
İnsana neden değer vermiyor bu toplum o çok başka bir konu.
Sezar'ın hakkı Sezar'a, arka planda neler oluyor bilmem ama, hatta belki organizasyon komitesi Türklerden bile oluşmuyor olabilir, onu da bilmem ama bir başarı var uluslarası olanlarda. Ezikliğimiz sağolsun. Bu eziklik bizi muasır yapacak.
Türkiye kendi insanına çöp kadar değer vermezken, Avrupalı insana dünyaları sunuyor, Mustafa Kemal bunu görüp yanlışlığını bile bile sırf gaz vermek için bir laf etmiş "Bir Türk tüm dünyaya bedeldir" demiş. Ama bu laf bu kadar ezik bünyede ters etki yapmış Türk faşistlerinin-ki faşizmin kaynağı ezikliktir-ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Başarılı organizasyonları hem ulusal hem uluslararası düzeyde ancak insana insan olduğu için değer verecek bilinç düzeyine geldiğimiz zaman yapabileceğiz. Bugünkiler ise birer kendini ve Avrupalıyı kandırma amacı.

8 Ocak 2007 Pazartesi

Sabih Kanadoğlu'nun 367 İddiası

Hukukun siyasete alet edilmesidir; şöyle ki:
Efendim kanun* hükümlerini yorumlarken sadece lafzına ya da amacına bakılmaz, aynı zamanda kanunun genel ruhuna da bakılır. Şimdi kanunun geneline bakmadan yorum yapmaya kalkarsak deriz ki karar yeter sayısı olmadan toplanmanın anlamı yok, bu sebeple de böyle bir yorumla karar yeter sayısı olmadan toplantı yapılamaz denilebilir ama yanlış olur.
Her şeyden önce sonraki turların neden konulduğuna bakmak lazım: ilk turlarda seçim yapılamazsa seçim kolaylaşsın diye. biraz açalım:
Meclis içtüzüğüne göre 3 tur oylamadan itibaren karar yeter sayısı salt çoğunluğa iniyor, yani toplantı yeter sayısının altına iniyor. Bu ne demektir, ilk 2 tur yapıldıktan sonra 3'te 2 çoğunluk sağlanamazsa 3 turu yap demek. Olay o kadar açık ki.
Kaldı ki anayasanın ve içtüzüğün amacı da cumhurbaşkanın kolayca seçilmesi, yoksa her turda nitelikli çoğunluk da arayabilirdi ama seçimi kolaylaştırmak, hatta mümkün hale getirmek için aramıyor; kaldı ki ilk bu ülkede cumhurbaşkanı seçilemedeği için bir darbe yaşadı ve hemen ardından cumhurbaşkanı seçimini kolaylaştırdı, yoksa yabi ki biz de isteriz tam mutabakatla seçilmiş cumhurbaşkanı ama ingilizlerin dediği gibi demokrasinin yanında yönetebilme kabiliyeti de önemlidir. Sabin Kanadoğlu bunu da gözden kaçırmış ya da uzak tutmuş.

Olayı somut olaya indirgeyelim ki daha rahat anlaşılsın:
Anayasa çoğunluğa 276 oy ile cumhurbaşkanı seçme hakkı veriyor ama bunu eğer 3'te 2'yi bulamazsan yap diyor. Fakat senin oyun 354, yani anayasaya göre cumhurbaşkanı seçebilirsin ama ilk tur için karar yeter sayısına sahip değilsin. Eğer bunu karar yeter sayısı olmadığı için toplantı da yapılamaz şeklinde yorumlarsan:
1) Normlar hiyerarşisininden habersizsin demektir. Yani hiçbir kanun hükmü, tüzük, içtüzük, yönetmelik... bir üsttekine aykırı olamaz. en üst norm da anayasa olduğuna göre hiçbiri anayasaya aykırı olamaz.
2) Azınlığa, çoğunluğu tahakküm altına alma fırsatı vermiş olursun.
Adamlar oylamaya katılıp red oyu verseler sonraki tura geçilecek ama katılmadılar diye geçilemeyecek. Olmaz böyle adaletsizlik.

Rte'nin cumhurun başı olmasını ben de istemiyorum, o da istemiyor, şu da... ama bunu engellemek için hukuku kullanmak, hele bir de bunu yapanın bir hukuçu olması çok yazık. Rte'yi gün geçtikçe daha da mazlumlaşacak onlar böyle yaptıkça.

Yok Ettiğimiz Hukuk Birgün Lazım Olabilir.

5 Ocak 2007 Cuma

Kemalizm ve Kenanizm

Kemalizm özgürlükçüdür, Kenanizm despot;


Kemalizm yapıcıdır, Kenanizm yıkıcı;

Kemalizm devrimcidir, Kenanizm statükocu;

Kemalizm laiktir, Kenanizm türk islam sentezi;

Kemalizm halkçıdır, Kenanizm elitist;

Kemalizm ulusalcıdır, Kenanizm faşist;

Kemalizm kurtuluş savaşıdır, Kenanizm 12 eylül darbesi

Kemalizm bursa nutkudur, Kenanizm andımız;

Kemalizm Mustafa Kemal'dir, Kenanizm Ressam Amca...