9 Mart 2006 Perşembe

Avrasya


Avrasya uzun süredir konuşulan bir olgu ancak ne olduğunun tam olarak anlaşıldığı kanısında değilim.
Avrasya nedir? Öncelikle bunu iyi tanımlamalıyız. Avrasya’nın üç tanımı vardır. Birincisi tüm Avrupa ve Asya kıtalarını kapsar, ikincisi Doğu Avrupa’dan Altaylara kadar kapsar, üçüncüsüyse Orta Doğu ve Avrupa’yı içine alır; ancak Türkiye’de Avrasyacılık, salt Doğuculuk gibi algılanıyor. Bu sebeple ben burada Doğuya yönelmek Türkiye için çözüm mü değil mi bunu konuşacağım.
Doğu bizim kültürümüzün, tarihimizin, medeniyetimizin başladığı yerdir; yani doğduğumuz yerdir; ancak bugün içinde bulunduğumuz, kültürel olarak beslendiğimiz, tarihini yazdığımız ve tarihimizi yazan, medeniyetimizin ilerlediği yer Batıdır. Tarihi boyunca Anadolu asla sadece bir tarafın olmamış, her zaman Doğu’nun ve Batı’nın karşılaştığı ve sentez oluşturduğu yer olmuştur, Helen Medeniyeti buna örnek olarak verilebilir. Bugün bizde Anadolu’da yaşayan bir halkız ve Anadolu’nun tarihi ve coğrafyası bize bir tarafa yönelmeye izin vermez. Bu bağlamda Türkiye için Avrupa Birliği de bir hedeftir, Avrasya da. İkisinin de Türkiye’ye sunabilecekleri çok şey vardır. Serbest dolaşımı yasaklayan, tarım politikamızı belirleyen bir Avrupa Birliği bizim için ekonomik bir çözüm olmasa da, kültürü ve kültürümüz dolayısıyla toplumsal gelişmemizi sağlayacak bir projedir. Avrasya ise bize kültürel olarak verebileceği çok fazla değer olmamakla beraber ekonomik açıdan bize birçok yarar sağlayabilir. Bu saptamalar ışığı altında ne sadece Doğuculuğun ne de sadece Batıcılığın bizi eksik bırakacağı aşikârdır. Atatürk de dış politikasını buna göre oluşturmuştur. Batıda Balkan Paktını kurarken, Doğuda da Sabadad Paktını kurmuştur. Bağımsızlığı için emperyalist Batıyla savaşıp, savaştan sonra Batının toplumsal değerlerini benimsemiştir. Atatürk “ Biz batının emperyalizmi ve militarizmiyle savaştık, kültürüyle değil demiştir.”
Bugüne gelirsek bugün Avrasya Türkiye için dikensiz gül bahçesi değildir. Örneğin Rusya kendi içersindeki Türk kökenli grupların oluşturduğu özerk bölgelerin potansiyelinden çekindiği için Türkiye’yi aslında merkez olmamız gereken Avrasyacı oluşumlarda dışarıda bırakmaktadır. Bundan dolayı Rusya Avrasya politikasını Berlin-Moskova-Tahran-Şanghay-Yeni Delhi ekseninde oluşturmaktadır. Bir diğer sorunda Türk, Arap, Pers toplumlarının çelişkileri ve ciddi denilebilecek bir Sünni, Şii ayrımcılığı ile Atatürk Türkiye’sinin önem verdiği, duyarlı olduğu laiklik ilkesidir. Ama en önemli sorun, demokratik bir Türkiye’nin içinde bulunduğu ve sıkı ilişkiler kurabileceği bu ülke halklarının Türkiye’nin demokrasi anlayışından etkilenme olasılığı o halkların yönetimlerini ürkütecek bir olgudur. Bu da doğunun toplumsal ve kültürel olarak geri olmasından kaynaklanmaktadır. Görüldüğü gibi Avrupa Birliği bize karşı ikiyüzlü davranırken, Avrasya da bize kucak açıp bizi beklemiyor.
Gürcistan’da başlayan Ukrayna ve Kırgızistan’la devam eden Amerikan destekli darbeler Türkiye ve İran’ı kuzeyden Rusya’yı ise Güney’den kuşatma harekâtının bir parçasıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu harekâtla Avrasya’nın kilit ülkelerini kuşatmakta ve etkisizleştirmektedir. Bu sebeple Türkiye az önce saydığım sorunlara rağmen bölgesel işbirliklerine gitmeye her zamankinden çok ihtiyaç duymaktadır. Büyük Ortadoğu Projesine ancak bu bölgesel işbirliği ile karşı durabiliriz. Tabi burada insan kendi ülkesini bile doğru dürüst yönetemeyen, kendi halkını seçim çıkarları için bölen, güneyinde kurulan Amerikan kuklası Kürt Devletine bile karşı çıkamayan hükümetlerle mi bunlar olacak düşünmeden edemiyor.
Doğu’da ki bölgesel işbirliği Türk politikasının bir ayağını oluştururken Batı’da ki ilişkiler de diğer ayağını oluşturmaktadır. Eğer salt Doğu ile işbirliğine gider Batı’yla işbirliğini kesersek devamlı ve dengeli bir politika izleyemeyiz.
Türkiye’nin hedefi muasır medeniyetler seviyesidir ve bu gün muasır olan medeniyetler Batı medeniyetleridir. Bu yüzden Türkiye asla sırtını Batıya dönemez. Türkiye Doğu’ya da asla sırtını dönemez çünkü Doğu’da da yaşamsal çıkarları vardır. Bu yaşamsal çıkarlar nelerdir? Bunların en önemlileri enerji kaynaklarının Doğuda olması, Doğunun Batı ile ilişkilerde bir denge unsuru olması ve onlarca işlenmiş yani katma değerini kendimiz yarattığımız ürünlerin ihracını daha rahat-çünkü onlar üretemiyor- yapabilmemizdir. Avrasya’nın bir ayağı da Avrupa dolasıyla Avrupa Birliğidir. Bu durumda bizim ulusal çıkarımız Avrupa Birliğine üye olmaktır. Avrupa Birliğine üye olurken de bu çıkarların unutulmaması gerekir. Eğer siz yetkilerinizin çoğunu Avrupa Birliği karar organlarına bırakırsanız, bu ne serbest dolaşım hakkını kazanırsınız ne de tarım politikanızı siz belirlersiniz; hepsi Avrupa Birliği ülkelerini yöneten çıkarları doğrultusunda belirlenir. Örneğin serbest dolaşım hakkı neden İspanya’ya ve Portekiz’e olduğu gibi 7 yıl ya da yeni üyelerde olduğu gibi 5 yıl içinde verilirken, bu süre Türkiye’ye verilen metinde tam kısıtlama ihtimalini içerir-Serbest dolaşım hakkı üye devletlerin onayına bağlı-. Bunun sebebi açıktır; Avrupa’nın çok uluslu şirketlerinin ucuz işgücü gereksinimi. Eğer sermaye serbest dolaşırken, insan serbest dolaşmazsa bu o insanın emeğini ve dolayısıyla kendisinin sömürülmesine yol açar. Türkiye’nin serbest dolaşamayan çalışanı ayda 300 Avro’ya üretim yaparken Avrupa birliği üyesi ülkelerin serbest dolaşabilen çalışanı ayda 3000 Avro’ya üretim yapıyor. 300 Avro dışında bir alternatifi olamayan Türk vatandaşıda sermayenin buraya akmasıyla kurulan fabrikalarda mecburen çalışır. Bu köleliğin bugünkü halidir. Ya da tarım politikası; eğer bir yıl bir ülke bir ürünü çok üretmişse o ürünü satmak için Türkiye’nin bahsi geçen ürün üretimine sınır ihracına da kota koyabilmektedir. Bu nedenle Türkiye gerçekten Avrasyacı olan -Avrasya’yı doğuya hapsetmeyen- bir politika izlemek zorundadır. Amerika Birleşik Devletleri bu bölgedeki güçlerine ‘Merkez Kuvvetler’ demesi aslında bir gerçeğin Amerika Birleşik Devletleri tarafından da ifade edilmesidir ki bu gerçek bu bölgenin Dünya’nın merkezi olduğu gerçeğidir. Bu bölgenin lider ülkesi olma iddiasında olmak istiyorsak kişilikli bir politikamız olmalı, ne Batı’ya ne de Doğu’ya bağlanmalıyız. Çünkü Türkiye bunlardan birine sığamayacak kadar büyüktür.
6. Demokratik Cumhuriyet Üniversiteleri Platformunda tarafımdan yapılan sunumdan alıntıdır.

3 Mart 2006 Cuma

Atatürkçü Düşünce Topluluklarının/Kulüplerinin Görevleri

Üniversitelerimizdeki ADT’ler, Atatürk ilke ve inkılapları ile yetişmiş, Atatürk ilke ve inkılaplarını yüreğinde yaşayan, bu amaçla üniversitelerdeki faaliyetler ile hem bulundukları üniversitelerini bir adım ileriye götürmek, hem de gericilere, emperyalistlere ve Türkiye Cumhuriyetini bölmeye çalışanlara bir nebze olsun karşı çıkan ilerici, Kemalist öğrencilerle doludur. Hemen hemen Türkiye’nin bütün üniversitelerinde, yüreğinde bu aşkı taşıyan, vatansever ve Atatürk ulusalcısı binlerce genç büyük bir özveriyle Adt’leri kurmakta ve yaşatmaya çalışmaktadır Ancak nasıl faal olunur? Bu önemli bir soru!
ADTler isimlerinin önüne bulundurdukları fakülte, yüksek okul veya üniversite isimlerini alırlar. Örneğin bizim adımız KUADT dir. Bu sebeple benim bakış açıma göre ADT ler sadece Atatürk’le ilgilenmekle kalmayıp, aktif olarak öğrencilerin sorunlarına çözüm aramalıdır. Örneğin ulaşım bir sorunsa, kantin bir sorunsa, sosyal olanaklar bir sorunsa ADT ler bunların çözümüne ortak ve destek olmalıdır. Bunu yapmayan ADT ler durağan kalmaya mahkumdur. Atatürkçülük zaten önündeki sorunları çözmeyi gerektirmez mi; eğer öğrencilerin önünde birçok sorun varken siz sadece atamızdan bahsederseniz insanların ilgisini ve dikkatini çekmeniz zorlaşır.
Bu günün şartlarında Atatürkçülük giderek marjinalleşmeye başladı, sanki Atatürkçülük, Kemalizm, gericilik gibi görünmeye başlandı. Bu noktada Adt lerin üzerine iki önemli görev düşüyor. Birincisi yukarıda belirttiğim gibi sorunların çözümünü sağlamak; ikincisi Kemalizmi en etkili şekilde öğrenmek ve anlatabilmek, bunun hepimizin bildiği çeşitli yolları vardır. Tabi bütün bunları yaparken daha da marjinalleşmemek için her hangi bir partinin bayraktarlığını yapmamak lazım. Hangi partiden olursak olalım, hangi fikirde olursak olalım bütün bunlar ADT içinde olmamalı, bu fikirler ADT ile birlikte anılmamalıdır. Çünkü Atatürkçü, ilerici bir çok öğrenci ADT leri belli partilerin gençlik örgütü sanarak, ADT ye yanaşmıyor ve bu yüzden ADT ler cılız kalıyor.
Teknolojinin her yerde olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ama ADT ler olarak teknolojinin bize sunduğu en büyük fırsatlardan biri olan internetten yararlanamıyoruz. Birçok ADT nin internet sitesi var ama çoğunun tasarımı ve içeriği çok amatörce. Bu gün üniversite gençliğinin bir odaya toplayıp tartışmasını, fikirlerini birbirlerine açıklamasını sağlayamazsınız; ancak kuracağınız sitede açacağının bir forumla bunu sağlayabilirsiniz. Bu sayede insanlar sürekli tartışırken kendilerine bir şeyler katar Kemalizmi birbirinden öğrenir. Bütün bunlar ADt lerin sitelerinde olduğu için topluluklar sürekli gündemde kalır. Bu da topluluğun bilinmesi ve gücüne güvenilmesi anlamına gelir. Atatürk kurtuluş savaşını elindeki kıt imkanları en yoğun şekilde kullanarak kazandı. Bugün biz elimizdeki bu imkanları kullanmayarak acaba ne kadar Kemalist oluyoruz?!. Bu soruyu kendimize sormalıyız?
İlkemiz belli olduğu gibi amacımız da bellidir. Amacımız Türkiye’de ve dünyada beliren olayları her yönüyle irdeleyip, ideolojimize aykırı, Türkiye Cumhuriyetine ve tüm isanlığa zarar verecek her türlü gelişmeye en sert biçimde tepkimizi koymak olmalıdır. Tepkimizi sert biçimde koymaktan kastımız, diğer ilkel insanların yaptığı gibi savaş ile taş ve sopa ile, provokatör davranışlar ile tepki değil, yazılarımız ile bize yol gösterecek kişilerle üniversitelerimizde sunacağımız konferans etkinlikleri ile, yayın organlarımız olan internet siteleri, gazeteler ve bültenler ile tepki koymaktır.
Başarılı olabilmemizin yolu en başta belirttiğimiz gibi birlik ve beraberlikten geçmektedir. İnönü Üniversitesinin düzenlemiş olduğu bu çalıştayda alınan kararların gerçekten uygulanması ve bir yıl sonra neler yapılıp nasıl yapılması gerektiğinin masaya yatırılması gerekmektedir. Eğer tek tek değil de tüm üniversitelerimizdeki Adt’ler yapı olarak olsa dahi,sürekli birbirimiz ile irtibat halinde olursak idealimizdeki Türkiye’nin oluşumunda biz de önemli bir katkı sağlayabiliriz.
Her devrim karşı devrimini doğurur. Bu bir gerçekliktir ve sanıldığı gibi de olumsuz değildir. Önemli olan yapılan devrimi çağlar ardına taşıyacak fikir dinamiklerini korumaktır.
Kemalist devrim çağları aşacak fikir gücüne sahiptir. Çünkü Kemalist devrim çağının büyük devrimlerini yaşamış ve bunlardan kendine bir sentez oluşturmuştur. Atatürk’ü uzak görüşlü diye nitelendirmek ona ulvi bir sıfat yüklemek değildir. O hareketin ardındaki fikir akımlarını görebilen ve bu fikirlerin mevcut koşullarda nasıl vücut bulacağını kavrayabilen bir insandır. Dolayısıyla yaptığı devrimi ve izlediği stratejiyi buna borçludur. Ve bu düşünce tarzını bize miras ( ilke ) olarak bırakmıştır. Bu devrimcilikden başka bir şey değildir. Bizim eylem kılavuzumuz budur. Bunu yaparken de Atatürk’ün şu sözünü hatırlamak yeterlidir “ Benim görevim benden istendiği gibi milis kuvvetlerin başına geçmek değil; anadoluda ki uyuyan devi uyandırmaktır.” Bunu yaparken de; ülkenin ilerici güçlerini tek çatı altında toplamak ve Atatürk yaşasaydı böyle yapardı dedirtmek zorundayız. Bu süreçte Atatürkçülüğü herkesin bir ucundan tuttuğu ve kendine göre yorumladığı ve gerçek çizgisini insanlara anlamak zorundayız.
Son olarak eğer Türkiye’de toplum bilincini yeniden yaşatılması hedefleniyorsa bu konuda en büyük sorumluluk ADT’lere düşmektedir. ADT lerin önündeki ilke ise bellidir ilkenin adı Kemalizm’dir.
Ulusal Atatürkçü Düşünce Toplulukları Çalıştayında tarafımdan yapılan sunumundan alıntıdır.


1 Mart 2006 Çarşamba

Yalan :)))

Temel torununa savas¸ hikayelerini anlatiyormus.
- "Savasta düsmanlar etrafimizi sardi.. Bizi esiraldilar.. 
Komutanlari bize dedi ki "simdi ikiseçeneginiz var: Ya simdi burada ölürsünüz, ya da burada hepinizi yatirip bi güzel beceririz"
Torun hemen merakla sormus,
- "Peki sonra ne oldu dede?"
Temel bir an duraksamis!!-" 
Hepimizi öldürdüler ..."


Mortgage


Ya bu sistem iyi de aklıma takılan bir şey var. Şimdi insanlar ev sahibi olmak için bütün biriktirdikleri paraları bankalara verecekler ve üstüne üstlük her ay 1 ila 2 kira oranında kredi ödemesi yapacaklar. kredi ödemesini yapmak için birçok masrafı kısacaklar, yemeğe daha az çıkacaklar, sağlığa daha az para harcayacaklar, tatil yapmayacaklar, daha az alış veriş yapacaklar, vs... Bu ise ekonomide dolaşan parayı azaltacak ve ekonomi muhtemelen gerçek anlamda daralacak. mortgage kredisi veren bankalar bu parayı yine ekonomiye sokacak olsalar sorun yok ama bu para muhtemelen yine devlete iç borç olarak verilecek ve devlette bu iç borçlarla dış borcu kapatmaya çalışacak. Tabi bunun bir çok yansıması olur olumlu ve olumsuz mesela bu durum doları yükseltir ve ihracata yarar.

Uzun lafın kısası mortgage sistemi getirilirken bu etkilerin düşünülmesi ve genel anlamda bir düzenleme yapılarak ekonomiye olumsuz etkileri azaltılmak zorunda, yoksa beklemediğimiz bir durumla karşılaşabiliriz.