18 Kasım 2006 Cumartesi

Amerikan Kültürü

Olup olmadığı sürekli tartışılan bir konu, sonunda da olsa bile bir poh değildir denilerek işin içinden çıkılır zaten. Derler ki Amerikan Kültürü yoktur, 300 senelik geçmişi olan bir topluluğun ne kültürü olacak? Çok da doğru bir yaklaşım değildir bu. Zira bu amerikan dediğimiz adamlar yerden bitmediler, şu an bulundukları topraklara Avrupa’dan geldiler, gelirken de yanlarında kültürlerini de taşımışlardır heralde ya da Amerika kıtasına ayak bastıkları an “tabula rasa”ya dönüştüler. İkinci ihtimal işin fantezi kısmı olduğuna göre asıl ihtimalden devam edelim. Bu adamlar Amerikaya vardıkların uçsuz bucaksız bakir topraklarla karşılaştılar ve o toprakları her bir eski Avrupalı, çit ile çevirip sahiplendi, toprak o kadar boldu ki toprak talebi bir türlü arz edilmiş toprağı geçemiyordu. bu Amerika kıtasının yeni sahiplerinin kültürüne kattığı ilk şey idi: bireysellik. Bu bireysellik yanında liberal bir toplumu getirdi ve Avrupa kaynaklı Amerikan medeniyeti bu özgürlük ortamında gelişmeye başladı, bunların neticesinde teknik alanında da ilerlemeler çok hızlı sürüyordu, Amerikan İç Savaşı ilk denizaltının kullanıldığı savaş olmuştur, o yıllarda en çok icadın yapıldığı yer de Abd topraklarıdır. Hatta o yılların en büyük icatlarından biri olan kola hala dünyanın en çok duyulan kelimelerinden biridir. Böylece Amerikan medeniyeti teknik üzerine kurulu bir medeniyet halini almaya başladı. Böylece coğrafyasının da yardımı ile dünyanın geleceğine uzun yıllar yön verecek olan Amerikan medeniyeti gelişti. Bugün Amerikan kültürünü eleştirebilirsinz ve bu eleştiride birçok doğru noktaya da değinebilirsiniz. Mesela ben bir süre topraklarında da yaşadığım için çok yakından tanık olduğum “Amerikalıların aptal olması”nı öne sürebilirim, gerçekten de öyle bir medeniyet ki bireyleri moronlardan oluşuyor, ama biz yine de coca-cola içiyoruz, nike giyiyoruz. Amerikan kültürünün bizim kültürümüz kadar çeşitlilik ve zenginlik göstermediği doğrudur ama bu onların bir kültürü ve bir medeniyeti olmadığını göstermez.

5 Kasım 2006 Pazar

17 Aylık Bebeğe Tecavüz

Evet olay insanlık dışıdır, akıl dışıdır, hatta hayvanlık dışıdır, failleri çüklerinden asılasıdır. Fakat bu olaya bakıp da toplumsal çıkarımlar yapmak ne kadar doğrudur? Bu olay toplumsal gelişim ile mi ilgilidir yoksa insanın salt hayvan olan yönü ile mi? Ben bu olayın toplumsal dogmalarımız ile alakalı olduğunu düşünmüyorum, belki bu yasaklar bazı istenmeyen sonuçlar doğuruyor ama bu kadar uç bir olayı bu şekilde dogmalara bağlamak da biraz kolaycılık. Burada adi bir tecavüz vakasından bahsediyor olsak toplumsal dogmalar açıklayıcı olabilirlerdi. Bu olay toplumsal sebeplerden çok kişinin doğuştan hasta olmasından kaynaklanıyor olmalı. Biz ne yaparsak yapalım bu tip insanlar doğacak ve hastalıklarını gösterecekler. Bu insanın doğası ile alakalı. Bu fiili işleyenlerin bir hastalığı, doğuştan bir hastalığı olmalı. Önemli olan bu kişileri nasıl tespit edeceğiz. Tabi bu da bir ahlak sorununu oluşturacak ama bu başka bir yazının konusu ya da başka bir yönetem bulunur. Herkesin bilmesi gereken tek şey en iyi ihtimalde de bu tür hastalar olacaktır.

2 Kasım 2006 Perşembe

Türklük

Bütün Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında dendiği gibi vatandaşlar yani dikenli telin dahilindeki herkes Türktür, ister burada doğsun ister başka yerde, isterse 50 yaşında vatandaş olsun, Türktür. Ancak başka türkler de vardır, buradaki sözkonusu türklerin akrabalarıdır yakından ya da uzaktan. Devlet bu iki kavramı çoğu zaman kasten karıştırmıştır. Özellikle de ağacı yaşken eğmeye de dikkat etmiş. Liseden çıkan sıradan bir birey acaba "Türk nedir?" sorusuna nasıl cevap veriyor. Cevabın içinde "Adriyetikten Çin seddine kadar", "Şanlı tarih" gibi tanımlamalar bol bol var. Hatta bazıları yine bu ağacı yaşken eğme politikasının etkisi ile ulusları-hatta bazen kendine göre ırkları-üstünlük sırasına koyuyor. En iyi türkler, sonra Patagonyalılar sonra Kefalonyalılar, en fena Ermeniler, Yunanlılar, bu aralar bir de Fransızlar. Şimdi devlet bunu neden yapıyora geçelim. Ne yapmalıya gelelim. Yeni bir Türk tanımı-dikkat çekelim Türkiyelilik gibi yapay bir şey değil-yapmalı ve gerçekten anayasadaki tanıma paralel olmalı. Bütün resmi tarih baştan aşağı bu tanıma göre ele alınmalı, mesela bir atamız Orta Asya'da öbürü Anadolu'da olmalı. Diğer etnisiteleri de kapsayıcı olmalı. Olmalı ki türküm dediğin de bir insan faşist yaftası yemesin, her vatandaş Türküm desin.

31 Ekim 2006 Salı

Türk Ekonomisi

Ben küçüktüm, köydeki dedem misafir gelince koyun keserdi hatta bazen iki koyun keserdi, ben biraz büyüdüm misafire taze et ikram etmek lüks oldu köylü için, ama babam hala akşamları rakı içerdi tek başına, bir büyük almak o kadar da zor değildi heralde, sonra büyüdüm üniversiteye geldim, her şeye rağmen köyde fındık dikilirdi, toplanırdı, para kazanılırdı tarımdan, çok değil iki yıl geçti, hükümet şu tarihten sonra dikilen fındık ağaçları kesilecek dedi, fındık ekilmeyecek dedi, ekmediler. Ben küçükken bizim köyde herkes tütün ya da fındık, hatta ikisini birden ekerdi, ama şimdi köy boş, 5 sene geçti sadece, toprak çıplak. biz artık meyveyi sebzeyi bol bulamıyoruz ama imf dediki siz tekeli de satın telekomu da, çifçiye de destek çıkmayın kredi vermeyin, yeter ki bize borcunuzu ödeyin. ödüyoruz... Çukurovada pamuk az artık, dayım da zaten fabrika için gerekli pamuğu yunanistandan alıyor, orda daha ucuzmuş, devlet çifçiye sübvansyon veriyomuş AB'de, girmeye can attığımız ab'de. bu arada radyoda bir haber dinledim, Adalet Bakanlığı 15 adet şoför alacakmış, şartlar arasında hukuk fakültesi mezunu olmak varmış.

2 Eylül 2006 Cumartesi

Medya, İktidar: Al Gülüm Ver Gülüm

Basını da içine alan medya günümüzde 4.güç olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla medya da, yasama, yürütme ve yargı gibi özgür ve bağımsız olmalıdır. Bence basının özgürlüğü yani dar anlamıyla sansur uygulanmaması bağımsızlığından ayrı düşünülemez. Bir ülkede basın özgür bile olsa medya dışı belli grupların egemenliği altında olabilir. Bunlar 1940lar japonyasında olduğu gibi devlet destekli olabildikleri gibi bugün Türkiye'deki gibi de olabilirler. Özgür bir basın yasama ve yürütmeyi denetleyen hatta zaman zaman yargıdaki usulsüzlükleri belirleyen ve insanlara ulaştıran 4.güçtür. Basın halkın isteklerini ve tercihlerini yönlendiren yegâne güçtür bu yönüyle yasama, yürütme ve yargıdan üstündür. Bu sebeple basın özgürlüğü o ülkenin halkının özgürlüğüdür. Ama özgür olamayan basın hizmet ettiği çıkar grubunun devlet veya holding fark etmez çıkarları doğrultusunda yayın yapar ve halkı gerçeklerden uzak tutar. nitekim abd'de o zamanlar bağımsız bir gazete olan the Washington Post, watergate skandalinı ortaya çıkarmıştır. Türkiye'de ise ortaya çıkan bütün yolsuzluklar aslında birinin sahibi olduğu medya ile bir başkasını karalamasıdır. Yani karşılıklı olarak kirli çamaşırların ortaya dökülmesidir.
Türk medyasında belirli gruplar oluşmuştur: Doğan Grubu, Star Grubu, Sabah Grubu vb... bütün bu grupların başkanlarının gazetelerinden başka, holdingleri, bankaları, iştirakleri vardır, ve bu sebeple hükümetlerle yakın ilişki içersindedirler. Bu durumda her holding sahibi oyunun kurallarını kendince belirler ve anlaşılabileceği hükümeti seçtirme yoluna gider. Ne yazık ki ülkemizde bütün medya grupları istedikleri partileri iktidar yapmak için uğraşırlar. Bu partiler iktidar olduktan sonra medya ve iktidarın ilişkileri al gülüm ver gülüm boyutunda ilerler. Medya iktidarın hataları ve yolsuzlukları üzerine gitmez, iktidar medya patronuna ihaleler verir ve halk uyurken, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve dergiler burçları, magazini, şişirilmiş futbol haberlerini verir. Halk bunları takip edip uyuşurken medya patronu aldığı ihalelerle daha zengin; iktidar eleştirilmeyerek istikrarlı(!) ve güvenilir(!) ; halk ise daha fakir olur hem maddi hem de manevi yönden. Tabi ki türkiyede de bağımsız ve özgür bir medya vardır ancak televizyon büyük sermaye gerektirdiği için televizyonu yoktur, gazetesi ise 24 ocak kararları ile gazete kâğıdının sübvansiyonu kaldırıldığı için pahalıdır. Gazete kağıdının sübvansiyonunun kaldırılması ise başlı başına bağımsız basının devlet tarafından susturulmasının kanıtıdır. 24 ocak kararından sonra bağımsız gazeteler ya satın alınmış ya da kapanmıştır. ayakta kalabilenler ise fiyatlarını arttırmak zorunda kalıp okuyucu kitlesinin büyük bölümünü yitirmişlerdir. İktidarlar bu hareketlerine bugün de devam etmektedir: yeni türk ceza yasası ile eğer değiştirilmezse hem kaldırılan hapis cezalarının geriye dönebilir, hem de basın ve yayın yolu ile işlenen suçlar kapsamında getirilen somut olmayan suç tanımları nedeniyle daha ağır, sansür gibi hiç istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu özgür ve eleştirebilen basını susturma amacının kanıtlarından biridir. şu anki iktidara baktığımızda bu korku kendini daha çok hissettiriyor, bu ortamda karikatüre dava açanlar yarın medyayı iyice susturmak isteyebilirler. bugün hiçbir holding televizyonunda ya da gazetesinde hükümet eleştirilmez ya da hükümetle ters düşülünce güdümlü bir şekilde eleştirilir. İktidarlar ve diğer kurum kuruluş ve kişiler ancak bağımsız yayın organlarında tarafsızca eleştirilebilir. bazı holding gazetelerinde çalışan ilerici ve aydın yazarlarımızı da bu şekilde değerlendiriyoruz. Türkiyede medya 4.güç olma niteliğini bazı insanların çıkarına kullanıyor olması tüm ülkenin kaderini olumsuz yönde etkiliyor ve bir türlü istediğimiz toplumsal gelişmeyi gerçekleştiremememizi açıklıyor. dün devlet eliyle uygulanan sansür bugün patron eliyle uygulanıyor. bu sayede halk uyutuluyor, insanlar televizyonda gelin kaynana programlarını izlerken, işadamları ve iktidar kendi cebini dolduruyor, kendi sistemini kuruyor.
Emperyalistler çok güçlü medyalara sahip olurlarsa satın alamayacakları adam, parti, sivil toplum kuruluşu yoktur! türkiyede her gün her saat izlemeye mecbur kaldığımız, onlarca kanalda birden oynayan "amaçlı" programlar "amaçlı" güçler tarafından yaşayış şeklimizin dönüm noktası olarak sunuluyor. Tedirginlik duyanlar ise dönüm noktasının geleneklerimizi de terk ederek parçalanmaya doğru olduğunu çok iyi biliyor. Basın, ülkede yaşayanların her türlü sorununu ve bu sorunların karşısında üretilebilecek çözüm önerilerini gündeme getirmek, tartışmak, halkla ülke yönetimi arasında köprü işlevi görmek, halkın gözü kulağı olduğu kadar ülke yönetiminin dili de olabilen bir işleyişle kişileri küreselleşen sömürgeciliğin girdabından tamamen alıkoymakla yükümlüdür. Bu bağlamda, türkiye cumhuriyetinin varlığını ve birliğini korumayı amaçlayarak bir araya gelen tüm arkadaşlarımın ulusumuzun çıkarlarına hizmet eden basın-yayın araçlarının daha güçlenerek emperyalizme hizmet eden uyuşturucu basının defedilmesi özlemini paylaşıyorum.
Yukarıda belirttiğimiz bağımsız basın cılız bile olsa oldukça, holding gazetelerinde ki ilerici yazarlar oldukça ne olursa olsun bu ülkedeki aydın insanlar tükenmeyecek ve günü geldiğinde bu çıkarcı çevreleri yerlerinden kaldırıp yerlerine atatürkçü, aydın ve bu ülkeyi gerçekten seven insanları getirecektir.

29 Haziran 2006 Perşembe

Marbury v Madison


ABD yüksek mahkemesinin -supreme court-, hakim John Marshall tarafından bakılan davası. Bu davanın önemi ilk defa kanunların anayasaya uygunluğunun denetlendiği dava olmasıdır.
john marshall'ın gerekçesi bugün için de anayasal yargı denetiminin esaslarını oluşturmaktadır. Marshall'a göre, anayasa ya alelade kanunlar gibi değiştirilemeyen üstün bir kanundur; yahut yasama organının istediği zaman değiştirebileceği, alelade kanunlarla aynı düzeyde bir metindir. Eğer bu şıklardan birincisi doğru ise yasama organının anayasaya aykırı olan işlemleri kanun değildir.İkinci şık doğru ise yazılı ve sert anayasanın hiçbir anlamı kalmaz. Bu takdirde sınırlı yetkili bir hükümet sistemi ile mutlak bir hükümet sistemi arasındaki fark da ortadan kalkar. Marshall'a göre yargı kuvvetinin başlıca görevi hukukun ne olduğunu beyan etmektir. Mahkeme, dava konusu olan somut bir olay dolayısıyla, birbiri ile çatışan iki hukuk normu karşısında kalırsa bunlardan her birinin uygulama alanını belirlemeye mecburdur. "bir kanun anayasaya aykırı olursa, belli bir olay hakkında kanunda da anayasada da uygulanacak kural varsa mahkeme ya bu davayı kanunu göre halledecek ya da anayasaya göre hallederek kanunu ihmal edecektir. Bu doğrudan doğruya yargı görevinin özüdür. Şu halde mahkemeler anayasayı gözönüne alacaklarsa ve anayasa yasama organının alelade işlemlerinden üstünse, kanunla anayasanın çarpışması halinde olay kanuna göre değil anayasa hükümlerine göre çözülmelidir.".

14 Nisan 2006 Cuma

Türkiye Türkçedir

Türkiye nedir, sorusuna verilebilecek en mantıklı cevap. Evet Türkiye, bu topraklardır, bu ulustur, bu tarihtir ama Türkiye en cok Türkçedir. Bir ulus dili ile var olur, çünkü dili onun vatanıdır, geleceğidir, geleneğidir. Bu noktadan hareketle, vatanını savunmak dilini savunmaktır, vatanını sevmek dilini sevmektir dersek yanılmış olmayız. Bilakis gerçeğe temas ederiz.
Eminim ki bu ülkedeki her birey vatanını bir şekilde seviyor. Fakat ne yazik ki bu bireyler vatan sevgisini sadece toprakları savunmak sanıyorlar. Ama vatan savunması dilin savunulmasından geçer.-zaten boyle olmasaydı Atatürk dil kurultayını toplamazdı ya da Türk Dil Kurumunu kurmazdı- dilimiz elden giderken biz istediğimiz kadar bu ülke icin calisalim sonuç bir sey ifade etmeyecektir, çünkü sonunda Türk ulusu kalmayacaktır. Burada üzerimize düşen görev dilimizi korumaktır. Bu da en basitinden Türkçe kelimelerle konusarak yapılır. Eğer dilimize yabancı kelimeleri dikkatsizce sokarsak arkasından yabancı dilbilgisi kuralları gelecektir ve düşünce yapımız değişecektir, zira bir insan konuştuğu dille düşünür. Türkçe düşünemeyen bir insan daTürk degildir.
Demem o ki her birey Türkçeyi korumak için üzerine düşeni yapmalı. Tek korkum biraz tembellesmis olmamız ve iş yapmaktan çok konuşmayı sevmemiz. İsmet Paşa boşuna "Bu millete vatanın için şu kör kuyuya atla desen atlar; ama vatanın için şu kör kuyuya her gün bir taş at desen üçüncü günden sonra atmaz." dememiştir. Fakat artık tembellik edecek vaktimiz yok ve dilimiz, vatanımız elden gidiyor, calışmanin zamanıdır.

4 Nisan 2006 Salı

Nedir net


Bilmemek değil öğretmemek di ayıp olan. O kadar gergin bir yer olduki artık yazılan en ufak bir harf bile kavgalara yol açabiliyor. Atatürk ile ilgili bir yazı yazıyorsunuz, eğer eleştiri değilse putperest, fetişist ve faşist sıfatlar bir anda size yapıştırılıyor. Kavga başlıyor. Her gün aynı eksende dönen konular, aynı yazarların ayarlaşması, yönetimin bir tarafa eyvallah derken öbür tarafı kesmesi* sözlükteki kavgalara hiçbir önlem almaması, hatta göstermeden taraf olması -aslında tüm yönetim değil auryn faktörü- çifte standart uygulaması hatta gös göre göre yalan söylemesi ve pişkinlik yapması nedir net'i bir sözlükten çok ayar verilen bir foruma dönüştürdü. 1,5 yıldır düzenli olarak sözlükten Kemalist yazarlar uzaklaştırıldı, kimisi gitmek zorunda bırakıldı sonra hesabı silindi yani üzeri kapalı atıldı, kimisi direk en ufak hatada atıldı. Aslında üstteki yazı da belirtmiş nedir net'teki kayırmacılığı, kankiciliği burda tekrar yazmaya hacet yok. Dinci yazarların aslında math * ile arkadaş olduğu da eklenebilir. Arkadaşlarını sözlükten atmak zor olsa gerek.tabi bir de hakareten, küfürden giden yazarların 3 gün sonra başka bir rumuzla dönmesi, hatta ve hatta eski başlığını yeni başlığına da yönlendirtmesi yönetimin bile kendi kotduğu kualları takmadığı gösteriyor. Kuralları takmayan yönetimi de kimse takmıyor tabi. Yazan yazıyor, nasıl olsa 3 gün sonra yönetimdeki arkadaşına msnden ileti atıp geri dönecek o zamana kadar da ikinci kullanıcı ile devam edecek. Yönetim de tekrar şans vermekten bahsedecek. Ama pek ilginçtir ki o şans hep belli cenahtaki insanlara verildi.* Velhasılı kelam yöneticiler değişse de sözlüğün yaramaz çocuklarına müsamaha sürdüğü müddetçe bir adım ileri gidemeyece olan eski sözlüğümdür. Hala severim, hala bakarım ama bir burukluk bırakır insana. 2 sene birlikteliğin hatrı vardır.

9 Mart 2006 Perşembe

Avrasya


Avrasya uzun süredir konuşulan bir olgu ancak ne olduğunun tam olarak anlaşıldığı kanısında değilim.
Avrasya nedir? Öncelikle bunu iyi tanımlamalıyız. Avrasya’nın üç tanımı vardır. Birincisi tüm Avrupa ve Asya kıtalarını kapsar, ikincisi Doğu Avrupa’dan Altaylara kadar kapsar, üçüncüsüyse Orta Doğu ve Avrupa’yı içine alır; ancak Türkiye’de Avrasyacılık, salt Doğuculuk gibi algılanıyor. Bu sebeple ben burada Doğuya yönelmek Türkiye için çözüm mü değil mi bunu konuşacağım.
Doğu bizim kültürümüzün, tarihimizin, medeniyetimizin başladığı yerdir; yani doğduğumuz yerdir; ancak bugün içinde bulunduğumuz, kültürel olarak beslendiğimiz, tarihini yazdığımız ve tarihimizi yazan, medeniyetimizin ilerlediği yer Batıdır. Tarihi boyunca Anadolu asla sadece bir tarafın olmamış, her zaman Doğu’nun ve Batı’nın karşılaştığı ve sentez oluşturduğu yer olmuştur, Helen Medeniyeti buna örnek olarak verilebilir. Bugün bizde Anadolu’da yaşayan bir halkız ve Anadolu’nun tarihi ve coğrafyası bize bir tarafa yönelmeye izin vermez. Bu bağlamda Türkiye için Avrupa Birliği de bir hedeftir, Avrasya da. İkisinin de Türkiye’ye sunabilecekleri çok şey vardır. Serbest dolaşımı yasaklayan, tarım politikamızı belirleyen bir Avrupa Birliği bizim için ekonomik bir çözüm olmasa da, kültürü ve kültürümüz dolayısıyla toplumsal gelişmemizi sağlayacak bir projedir. Avrasya ise bize kültürel olarak verebileceği çok fazla değer olmamakla beraber ekonomik açıdan bize birçok yarar sağlayabilir. Bu saptamalar ışığı altında ne sadece Doğuculuğun ne de sadece Batıcılığın bizi eksik bırakacağı aşikârdır. Atatürk de dış politikasını buna göre oluşturmuştur. Batıda Balkan Paktını kurarken, Doğuda da Sabadad Paktını kurmuştur. Bağımsızlığı için emperyalist Batıyla savaşıp, savaştan sonra Batının toplumsal değerlerini benimsemiştir. Atatürk “ Biz batının emperyalizmi ve militarizmiyle savaştık, kültürüyle değil demiştir.”
Bugüne gelirsek bugün Avrasya Türkiye için dikensiz gül bahçesi değildir. Örneğin Rusya kendi içersindeki Türk kökenli grupların oluşturduğu özerk bölgelerin potansiyelinden çekindiği için Türkiye’yi aslında merkez olmamız gereken Avrasyacı oluşumlarda dışarıda bırakmaktadır. Bundan dolayı Rusya Avrasya politikasını Berlin-Moskova-Tahran-Şanghay-Yeni Delhi ekseninde oluşturmaktadır. Bir diğer sorunda Türk, Arap, Pers toplumlarının çelişkileri ve ciddi denilebilecek bir Sünni, Şii ayrımcılığı ile Atatürk Türkiye’sinin önem verdiği, duyarlı olduğu laiklik ilkesidir. Ama en önemli sorun, demokratik bir Türkiye’nin içinde bulunduğu ve sıkı ilişkiler kurabileceği bu ülke halklarının Türkiye’nin demokrasi anlayışından etkilenme olasılığı o halkların yönetimlerini ürkütecek bir olgudur. Bu da doğunun toplumsal ve kültürel olarak geri olmasından kaynaklanmaktadır. Görüldüğü gibi Avrupa Birliği bize karşı ikiyüzlü davranırken, Avrasya da bize kucak açıp bizi beklemiyor.
Gürcistan’da başlayan Ukrayna ve Kırgızistan’la devam eden Amerikan destekli darbeler Türkiye ve İran’ı kuzeyden Rusya’yı ise Güney’den kuşatma harekâtının bir parçasıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu harekâtla Avrasya’nın kilit ülkelerini kuşatmakta ve etkisizleştirmektedir. Bu sebeple Türkiye az önce saydığım sorunlara rağmen bölgesel işbirliklerine gitmeye her zamankinden çok ihtiyaç duymaktadır. Büyük Ortadoğu Projesine ancak bu bölgesel işbirliği ile karşı durabiliriz. Tabi burada insan kendi ülkesini bile doğru dürüst yönetemeyen, kendi halkını seçim çıkarları için bölen, güneyinde kurulan Amerikan kuklası Kürt Devletine bile karşı çıkamayan hükümetlerle mi bunlar olacak düşünmeden edemiyor.
Doğu’da ki bölgesel işbirliği Türk politikasının bir ayağını oluştururken Batı’da ki ilişkiler de diğer ayağını oluşturmaktadır. Eğer salt Doğu ile işbirliğine gider Batı’yla işbirliğini kesersek devamlı ve dengeli bir politika izleyemeyiz.
Türkiye’nin hedefi muasır medeniyetler seviyesidir ve bu gün muasır olan medeniyetler Batı medeniyetleridir. Bu yüzden Türkiye asla sırtını Batıya dönemez. Türkiye Doğu’ya da asla sırtını dönemez çünkü Doğu’da da yaşamsal çıkarları vardır. Bu yaşamsal çıkarlar nelerdir? Bunların en önemlileri enerji kaynaklarının Doğuda olması, Doğunun Batı ile ilişkilerde bir denge unsuru olması ve onlarca işlenmiş yani katma değerini kendimiz yarattığımız ürünlerin ihracını daha rahat-çünkü onlar üretemiyor- yapabilmemizdir. Avrasya’nın bir ayağı da Avrupa dolasıyla Avrupa Birliğidir. Bu durumda bizim ulusal çıkarımız Avrupa Birliğine üye olmaktır. Avrupa Birliğine üye olurken de bu çıkarların unutulmaması gerekir. Eğer siz yetkilerinizin çoğunu Avrupa Birliği karar organlarına bırakırsanız, bu ne serbest dolaşım hakkını kazanırsınız ne de tarım politikanızı siz belirlersiniz; hepsi Avrupa Birliği ülkelerini yöneten çıkarları doğrultusunda belirlenir. Örneğin serbest dolaşım hakkı neden İspanya’ya ve Portekiz’e olduğu gibi 7 yıl ya da yeni üyelerde olduğu gibi 5 yıl içinde verilirken, bu süre Türkiye’ye verilen metinde tam kısıtlama ihtimalini içerir-Serbest dolaşım hakkı üye devletlerin onayına bağlı-. Bunun sebebi açıktır; Avrupa’nın çok uluslu şirketlerinin ucuz işgücü gereksinimi. Eğer sermaye serbest dolaşırken, insan serbest dolaşmazsa bu o insanın emeğini ve dolayısıyla kendisinin sömürülmesine yol açar. Türkiye’nin serbest dolaşamayan çalışanı ayda 300 Avro’ya üretim yaparken Avrupa birliği üyesi ülkelerin serbest dolaşabilen çalışanı ayda 3000 Avro’ya üretim yapıyor. 300 Avro dışında bir alternatifi olamayan Türk vatandaşıda sermayenin buraya akmasıyla kurulan fabrikalarda mecburen çalışır. Bu köleliğin bugünkü halidir. Ya da tarım politikası; eğer bir yıl bir ülke bir ürünü çok üretmişse o ürünü satmak için Türkiye’nin bahsi geçen ürün üretimine sınır ihracına da kota koyabilmektedir. Bu nedenle Türkiye gerçekten Avrasyacı olan -Avrasya’yı doğuya hapsetmeyen- bir politika izlemek zorundadır. Amerika Birleşik Devletleri bu bölgedeki güçlerine ‘Merkez Kuvvetler’ demesi aslında bir gerçeğin Amerika Birleşik Devletleri tarafından da ifade edilmesidir ki bu gerçek bu bölgenin Dünya’nın merkezi olduğu gerçeğidir. Bu bölgenin lider ülkesi olma iddiasında olmak istiyorsak kişilikli bir politikamız olmalı, ne Batı’ya ne de Doğu’ya bağlanmalıyız. Çünkü Türkiye bunlardan birine sığamayacak kadar büyüktür.
6. Demokratik Cumhuriyet Üniversiteleri Platformunda tarafımdan yapılan sunumdan alıntıdır.

3 Mart 2006 Cuma

Atatürkçü Düşünce Topluluklarının/Kulüplerinin Görevleri

Üniversitelerimizdeki ADT’ler, Atatürk ilke ve inkılapları ile yetişmiş, Atatürk ilke ve inkılaplarını yüreğinde yaşayan, bu amaçla üniversitelerdeki faaliyetler ile hem bulundukları üniversitelerini bir adım ileriye götürmek, hem de gericilere, emperyalistlere ve Türkiye Cumhuriyetini bölmeye çalışanlara bir nebze olsun karşı çıkan ilerici, Kemalist öğrencilerle doludur. Hemen hemen Türkiye’nin bütün üniversitelerinde, yüreğinde bu aşkı taşıyan, vatansever ve Atatürk ulusalcısı binlerce genç büyük bir özveriyle Adt’leri kurmakta ve yaşatmaya çalışmaktadır Ancak nasıl faal olunur? Bu önemli bir soru!
ADTler isimlerinin önüne bulundurdukları fakülte, yüksek okul veya üniversite isimlerini alırlar. Örneğin bizim adımız KUADT dir. Bu sebeple benim bakış açıma göre ADT ler sadece Atatürk’le ilgilenmekle kalmayıp, aktif olarak öğrencilerin sorunlarına çözüm aramalıdır. Örneğin ulaşım bir sorunsa, kantin bir sorunsa, sosyal olanaklar bir sorunsa ADT ler bunların çözümüne ortak ve destek olmalıdır. Bunu yapmayan ADT ler durağan kalmaya mahkumdur. Atatürkçülük zaten önündeki sorunları çözmeyi gerektirmez mi; eğer öğrencilerin önünde birçok sorun varken siz sadece atamızdan bahsederseniz insanların ilgisini ve dikkatini çekmeniz zorlaşır.
Bu günün şartlarında Atatürkçülük giderek marjinalleşmeye başladı, sanki Atatürkçülük, Kemalizm, gericilik gibi görünmeye başlandı. Bu noktada Adt lerin üzerine iki önemli görev düşüyor. Birincisi yukarıda belirttiğim gibi sorunların çözümünü sağlamak; ikincisi Kemalizmi en etkili şekilde öğrenmek ve anlatabilmek, bunun hepimizin bildiği çeşitli yolları vardır. Tabi bütün bunları yaparken daha da marjinalleşmemek için her hangi bir partinin bayraktarlığını yapmamak lazım. Hangi partiden olursak olalım, hangi fikirde olursak olalım bütün bunlar ADT içinde olmamalı, bu fikirler ADT ile birlikte anılmamalıdır. Çünkü Atatürkçü, ilerici bir çok öğrenci ADT leri belli partilerin gençlik örgütü sanarak, ADT ye yanaşmıyor ve bu yüzden ADT ler cılız kalıyor.
Teknolojinin her yerde olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ama ADT ler olarak teknolojinin bize sunduğu en büyük fırsatlardan biri olan internetten yararlanamıyoruz. Birçok ADT nin internet sitesi var ama çoğunun tasarımı ve içeriği çok amatörce. Bu gün üniversite gençliğinin bir odaya toplayıp tartışmasını, fikirlerini birbirlerine açıklamasını sağlayamazsınız; ancak kuracağınız sitede açacağının bir forumla bunu sağlayabilirsiniz. Bu sayede insanlar sürekli tartışırken kendilerine bir şeyler katar Kemalizmi birbirinden öğrenir. Bütün bunlar ADt lerin sitelerinde olduğu için topluluklar sürekli gündemde kalır. Bu da topluluğun bilinmesi ve gücüne güvenilmesi anlamına gelir. Atatürk kurtuluş savaşını elindeki kıt imkanları en yoğun şekilde kullanarak kazandı. Bugün biz elimizdeki bu imkanları kullanmayarak acaba ne kadar Kemalist oluyoruz?!. Bu soruyu kendimize sormalıyız?
İlkemiz belli olduğu gibi amacımız da bellidir. Amacımız Türkiye’de ve dünyada beliren olayları her yönüyle irdeleyip, ideolojimize aykırı, Türkiye Cumhuriyetine ve tüm isanlığa zarar verecek her türlü gelişmeye en sert biçimde tepkimizi koymak olmalıdır. Tepkimizi sert biçimde koymaktan kastımız, diğer ilkel insanların yaptığı gibi savaş ile taş ve sopa ile, provokatör davranışlar ile tepki değil, yazılarımız ile bize yol gösterecek kişilerle üniversitelerimizde sunacağımız konferans etkinlikleri ile, yayın organlarımız olan internet siteleri, gazeteler ve bültenler ile tepki koymaktır.
Başarılı olabilmemizin yolu en başta belirttiğimiz gibi birlik ve beraberlikten geçmektedir. İnönü Üniversitesinin düzenlemiş olduğu bu çalıştayda alınan kararların gerçekten uygulanması ve bir yıl sonra neler yapılıp nasıl yapılması gerektiğinin masaya yatırılması gerekmektedir. Eğer tek tek değil de tüm üniversitelerimizdeki Adt’ler yapı olarak olsa dahi,sürekli birbirimiz ile irtibat halinde olursak idealimizdeki Türkiye’nin oluşumunda biz de önemli bir katkı sağlayabiliriz.
Her devrim karşı devrimini doğurur. Bu bir gerçekliktir ve sanıldığı gibi de olumsuz değildir. Önemli olan yapılan devrimi çağlar ardına taşıyacak fikir dinamiklerini korumaktır.
Kemalist devrim çağları aşacak fikir gücüne sahiptir. Çünkü Kemalist devrim çağının büyük devrimlerini yaşamış ve bunlardan kendine bir sentez oluşturmuştur. Atatürk’ü uzak görüşlü diye nitelendirmek ona ulvi bir sıfat yüklemek değildir. O hareketin ardındaki fikir akımlarını görebilen ve bu fikirlerin mevcut koşullarda nasıl vücut bulacağını kavrayabilen bir insandır. Dolayısıyla yaptığı devrimi ve izlediği stratejiyi buna borçludur. Ve bu düşünce tarzını bize miras ( ilke ) olarak bırakmıştır. Bu devrimcilikden başka bir şey değildir. Bizim eylem kılavuzumuz budur. Bunu yaparken de Atatürk’ün şu sözünü hatırlamak yeterlidir “ Benim görevim benden istendiği gibi milis kuvvetlerin başına geçmek değil; anadoluda ki uyuyan devi uyandırmaktır.” Bunu yaparken de; ülkenin ilerici güçlerini tek çatı altında toplamak ve Atatürk yaşasaydı böyle yapardı dedirtmek zorundayız. Bu süreçte Atatürkçülüğü herkesin bir ucundan tuttuğu ve kendine göre yorumladığı ve gerçek çizgisini insanlara anlamak zorundayız.
Son olarak eğer Türkiye’de toplum bilincini yeniden yaşatılması hedefleniyorsa bu konuda en büyük sorumluluk ADT’lere düşmektedir. ADT lerin önündeki ilke ise bellidir ilkenin adı Kemalizm’dir.
Ulusal Atatürkçü Düşünce Toplulukları Çalıştayında tarafımdan yapılan sunumundan alıntıdır.


1 Mart 2006 Çarşamba

Yalan :)))

Temel torununa savas¸ hikayelerini anlatiyormus.
- "Savasta düsmanlar etrafimizi sardi.. Bizi esiraldilar.. 
Komutanlari bize dedi ki "simdi ikiseçeneginiz var: Ya simdi burada ölürsünüz, ya da burada hepinizi yatirip bi güzel beceririz"
Torun hemen merakla sormus,
- "Peki sonra ne oldu dede?"
Temel bir an duraksamis!!-" 
Hepimizi öldürdüler ..."


Mortgage


Ya bu sistem iyi de aklıma takılan bir şey var. Şimdi insanlar ev sahibi olmak için bütün biriktirdikleri paraları bankalara verecekler ve üstüne üstlük her ay 1 ila 2 kira oranında kredi ödemesi yapacaklar. kredi ödemesini yapmak için birçok masrafı kısacaklar, yemeğe daha az çıkacaklar, sağlığa daha az para harcayacaklar, tatil yapmayacaklar, daha az alış veriş yapacaklar, vs... Bu ise ekonomide dolaşan parayı azaltacak ve ekonomi muhtemelen gerçek anlamda daralacak. mortgage kredisi veren bankalar bu parayı yine ekonomiye sokacak olsalar sorun yok ama bu para muhtemelen yine devlete iç borç olarak verilecek ve devlette bu iç borçlarla dış borcu kapatmaya çalışacak. Tabi bunun bir çok yansıması olur olumlu ve olumsuz mesela bu durum doları yükseltir ve ihracata yarar.

Uzun lafın kısası mortgage sistemi getirilirken bu etkilerin düşünülmesi ve genel anlamda bir düzenleme yapılarak ekonomiye olumsuz etkileri azaltılmak zorunda, yoksa beklemediğimiz bir durumla karşılaşabiliriz.

30 Ocak 2006 Pazartesi

İstiklal Mahkemeleri

Devrim adından da anlaşılacağı gibi devrimdir ve demokratik amaçlar taşısa bile demokratik bir şekilde gerçekleşmez,  kan akacağı kesindir; zira kansız devrim olmaz.

İstiklal Mahkemeleri de Kemalist Devrimin kendini devam ettirebilmesi için bir gereklilikti. Demokratik miydi? Değildi; mahkeme bağımsız mıydı? Değildi. Hatta İstiklal Mahkemeleri bugün ki anlamda mahkeme bile değildi. Ancak hatırlatmak gerekiyor zaman devrimin ilk yılları, ortam gericilerin en yoğun biçimde cumhuriyeti yıkmak için uğraştıkları bir ortam. Olması gereken oldu ve İstiklal Mahkemeleri kuruldu, eğer kurulmasalardı bugün çok büyük bir ihtimalle ne Türk olduğumuzdan haberimiz olacaktı ne de demokrasiden. Şeriatla yönetilen Arap ülkeleri veya İran gibi olacaktık.

İstiklal Mahkemelerini değerlendirirken mahkemenin işleyişine ve şekline takılmaktan çok mahkemenin koruduklarına bakmak lazım. Evet o mahkemeler bağımsız değildi ve evet demokratik ve hatta ve hatta bazen adil de değildi; ancak o mahkemeler sayesinde bugün ülkede iyi kötü bir demokrasi var, laiklik var, ne kadar aksasa da yabana atılmayacak bir hukuk sistemimiz var. İstiklal Mahkemeleri devrime ve modern Türkiye'ye kattıkları yönünden değerlendirilmeli.

24 Ocak 2006 Salı

Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi


Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı yazı ile geçmişi anlatmıştır ve aslında kendi geleceğini yazmıştır. Eğer o "Kürt Dosyası" kitabını yazmasaydı devletin derin kolları belki de onu parçalamayacaktı. Bir sıkımlık kurşunumuz vardı, onu da erken harcadık...

Sesleniş 
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babalarımız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük, dövüldük, vurulduk, asıldık… Vurulduk ey halkım unutma bizi..
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.. İsteseydik, diplomalarımızı mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi..

Fidan gibi genç kızlardık; hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım unutma bizi..
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu. Göz göre göre öldürüldük ey halkım unutma bizi.
Kanserdik; ölüm her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz. Öldürüldük ey halkım unutma bizi..
Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğudaki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük. Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım unutma bizi.
Bağımsızlık Mustafa Kemal’den armağandı bize. Kapitalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımzılığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler gizli emellerle, başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üstleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular. Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi.
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler. Ülkemiz tam bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi.
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha.. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere. Asıldık ey halkım unutma bizi..
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olan bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına.. Batı uygarlığı adına bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler: Korkmadan öldürüldük ey halkım, unutma bizi..
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi. Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi. Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi..
unutma bizi…

23 Ocak 2006 Pazartesi

Türkiye Liglerindeki Yabancı Oyuncu Kontenjanı

Çek Cumhuriyeti denen bir ülke var, nüfusu 5 milyon, her kupada da başa oynayan bir ulusal takımları var, onlarca topçusu da kaliteli liglerde top oynuyor. Ha kulüp takımları başarısız derseniz doğrudur derim ama yine de bizimkilerden başarılıdırlar. Bunu nasıl başardılar? Sınırsız yabancı ile mi? Hayır, yatırım ile, alt yapı ile. Türkiye 70 milyonluk dev bir ülke, nüfusunun çoğu genç, ayrıca da Çek Cumhuriyetinden zenginiz. Şimdi sormak lazım biz kendi futbolcumuzu yetiştiremez miyiz? Türkiye liglerinde yabancı oyuncu sınırı olmasın tamam. Fakat bu adını sanını bilmediğimiz, kalitesiz topçuların Türkiye'ye gelip gençlerimizin önünü tıkamasına yol açacaktır. O zaman öyle bir sistem kurulmalı ki hem isteyen klüp istediği kadar yabancı alsın hem de bu yabancılar kaliteli olsun. Olması gereken şu, isteyen kulüp ülkesinin ulusal takımında belli bir yüzde ile oynayan-mesela ingilizse %20 yeter ama makedonsa %70 olsun-, kulübünde sürekli yedek kalmayan-istisnalar olacaktır-, birinci ligde oynayan, duruma göre yaş sınırına uyan yabancıları transfer etmek serbest olsun, bütün bunlar olurken her klüp 18 kişilik kadrosuna en az 3 alt yapıdan oyuncu alsın. Bu hem futbol piyasasının daha normal rakamlarla dönmesini sağlar hem de ülkeye kaliteli yabancıların gelmesini sağlar. Şu da bir gerçek ki Türk kulüpleri Avrupalı benzerleri kadar çok gelire sahip değil o yüzden İngiliz sistemini de uygulamamız doğru olmaz ama 2 yabancının şimdiki gibi alınmasına izin verilebilir mesela, diğerleri yukarıdaki koşullara tabi olur. Adam Smith yüzyıllar önce bu tip yasakların o ülkedeki ekonomiyi ve toplumu olumsuz etkilediğini savunmuştu. Bu teori ışığında yabancı sınırı serbest olmalı; ancak sadece serbestlik sadece yeterli özellikleri taşıyan futbolcular için geçerli olmalı.

20 Ocak 2006 Cuma

Kamusal Alan

Aslına bakılırsa yetersiz bir tanım. Kapsamı hakkında doktrinde bir görüş birliği yoktur. Ancak Türkiye için genel olarak, devlet daireleri kamusal alan sayılabilir, bu durumda bir sorun daha ortaya çıkyor: bu kamusal alanlardaki sınırlandırmaya kamusal alanda hizmet verenler mi, hizmet alanlar mı, yoksa her ikisi de mi uyacak? İstisnalar hariç tutulmakla birlikte Türkiye'de bu kamusal alan kuralları, kamusal alanda hizmet verenler için getirilmiştir. bu konuda ki en önemli istisna üniversitelerdedir. Hukuk devletindeki her hukuki istisna haklı bir gerekçeye dayandırılır. Türkiye'de de bu haklı gerekçe türbanın siyasi bir simge olmasıdır. Bu şekilde üniversiteler de hizmet alanlar da kamusal alanın kurallarına uymak zorundadır. AİHM  belirttiği gibi devlet uluslararası hukuk kurallarına ve insan haklarına aykırı olmayan her kuralı koymakta özgürdür. Ve yine başka bir kararında belirttiği gibi üniversitelerde türban yasağı insan haklarına aykırı bir uygulama değildir.


19 Ocak 2006 Perşembe

Kapitalizm

Emekçinin ürettigi 10 birimlik malın 1 birimini aldığı, sermaye sahibininse maliyetler çıktıktan sonra 10 birimlik üretimin 7-8 birimini aldığı sistem. Bu sistemde ürettiğini alamayan insan zamanla kendine yabancılaşacaktır. Adı gereği sonunda bütün sermaye tek elde toplanacaktır. Her şey gibi bunun da sonu vardır. Fakat neye evrilerek ya da ne tarafından devrilerek?


Kaos Teorisi

Pasifikte kanat çırpan kelebeğin Amerika'da kasırgaya yol açabilmesi şeklinde açıklayabileceğimiz teori. Bence buna Cengiz Han'in bir şiiri de örnek verilebilir.

Bir civi kayboldugu icin bir nal kayboldu
Bir nal kayboldugu icin bir at kayboldu
Bir at kayboldugu icin bir atli kayboldu
Bir atli kayboldugu icin bir haber kayboldu
Bir haber kayboldugu icin bir savas kaybedildi
ve bir savas kaybedildigi icin bir krallik yokoldu

Ulusal Atatürkçü Düşünce Toplulukları Çalistayı

11-13 Nisan 2005 tarihlerinde Malatya'da toplanan çalistay. Ulusal bir örgutlenme fikri tartisilmis ancak sonuç çıkmamıştır. Yine de iyi bir baslangıç olmustur. Aşağıdaki sonuç bildirgesidir. Rauf Denktaş, Metin Aydoğan, Osman Pamukoğlu, Suna Tanaltay, Erdogan Tanaltay, Tufan Türenç ve Pınar Türenç konuşmacı olarak katılmışlardır.
İnönü Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu öncülüğünde Türkiye'den ve KKTC'den 37 universiteden 271 ogrencinin katilimiyla Türkiye'de ilk kez Atatürkçü genclik bir araya gelerek, sonuçlari ve tespitleri oldukca önemli olan bir çalıştay gerceklestirmistir. Bu çalistayla Atatürkçü Düşünce Topluluklari/Kulüpleri olarak yeni görevlerimizi tartışmış ve aşagıdaki kararlari almis bulunuyoruz: 
1. Ülkemizin merkezinde bulundugu bölge, stratejik ve politik acidan dunyanin da merkezindedir.ekonomik ve siyasi onemiyle bolge cografyamiz gecmiste oldugu gibi bugunde dunyanin gelecegini tayin edecek kadar belirleyicidir. bu nedenle bu bolge buyuk dunya guclerinin gecmiste oldugu gibi bugunde cok yakin ilgi alani icerisindedir. hatta bu bolgedeki bazi ulkeler buyuk dunya gucleri acikca isgal edilebilmistir. kuzey irakta ki yasanan gelismeler ile ulkemizin cografyasinin degistirilmesine asla izin verilemez. 
2. AB'nin bazi talepleri ve AB üye ülkelerin temsilcilerin söylemleri bekleme odasinda yerine getirilmesi gereken kosullar olarak öne surulen insan haklari, basin-yayin özgurlugu, bilim ve teknolojide ilerleme, eğitim, saglik ve kadin haklari alanlarinda gelismelerin saglanmasi icin somut adimlar atilmistir. Ancak AB üye ülkeleri tarafindan ülkemizin kurucu unsurlari azinlik olarak görülmekte ve ülkemizde etnik milliyetcilik, mezhepcilik, tarikatcilik, kültürel yozlaşma ve bireyselcilik olusturulmaya çalisilmakta ve ulusal değerlerimiz hiçe sayılmaktadir. Bununla da yetinmeyip, sözde Ermeni Soykirimi iddialariyla ülkemize haksız ithamlar yapilmaktadir. Ayrica AB müzakerelerine ön sart olarak ordumuzun adadan çıkartılarak adanin Rumlara teslimi istenmektedir. Çalistayimiz bu milli davamizin önderi KKTC Cumhurbaskani Sayin Rauf Denktaş'ı yürekten desteklemektedir. 
3. Ulusal ekonomimiz, imf dayatmalariyla, özellestirme ve tahkim yasalariyla büyük kısmı üretime yönelik olmayan yabancı sermayenin sınırsız hareket serbestisiyle emperyalist politikalarin baskısı altındadir. Tarım, hayvancılık, sanayi sektöründe ve maden kaynaklarımızın işletilmesi konusunda etkin ve yeterli bir politika uygulanmamıştır. İşsizlik yaşam standartlarının düşmesi ve gelir dağılımındaki dengesizliğin artması, ekonomimizin en büyük sorunlarindandır. 
4. Basin-Medya kuruluşlarinin coğu, halkın bilinçlendirilmesi yönünde tarafsız ve aydınlatıcı değil, çokuluslu şirketlerin, emperyal güçlerin etkisi altındaki hükümetin ve medya patronlarının sözcüsü durumuna gelmiştir. Oysa ki; Atatürk "basin ulusun ortak sesidir. Bir güç, bir okul, bir yol göstericidir." demistir. Bu noktada halkimiza butun gercekleri gosterecek ve kulturel alanda onlarin egitilmesini saglayacak ulusal medyaya ihtiyac vardir. 
5. Devletin ve ozel sahislarin bazi okullarinda ilk ve orta ogretimde, laiklik karsiti bir egitim ve ogretim ile cumhuriyet karsiti kusaklar yetistirilmektedir. ote yandan hukumetlerin universitelere ve bilime gereken onemi vermeyisi ve okuyan genclerin yeterince istihdam edilememesi; ozellikle son yillarda buyuk bir beyin ve emek gocune yol acmistir. gencligin beklentilerini karsilayacak bilim ve egitim politikalari acilen gerekmektedir. biz ataturk gencligi olarak; yuce onder ataturkun kurdugu ve biz turk gencligine emanet ettigi cumhuriyetimizi basta laiklik olmak uzere temel niteliklerini, uniter devlet ve toplum yapimizi ve tam bagimsizligimizi koruyarak, akil ve bilimin rehberliginde cagdas uygarliga ulasma yolunda her tur ozveriyi, calismayi ve mucadeleyi vermek azim ve kararliligindayiz. ulusumuzun kurtulus savasinda gosterdigi kararliligi, bugun her zamankinden daha fazla yureklerimizde duyuyor ve kamuoyuna ilan ediyoruz ki; "Hiç kimsenin suphesi olmasin, turk gencligi, bir zamanlar canakkale de, inonu de, sakarya ve dumlupinar da ulusumuzun vermis oldugu bagimsizlik ve kurtulus mucadelesini yeri ve zamani geldiginde, bir kez daha vermekten asla geri durmayacaktir."yuce ataturk! turk gencligi, emanetinin bekcisidir. Ne senden, vazgeceriz ne de eserinden... Katılan Üniversiteler:

İnönü Üniversitesi
Kirikkale Üniversitesi
Akdeniz Üniversitesi
Ankara Üniversitesi(hukuk fak.)
Ankara Üniversitesi (dil tarih cografyasi fakultesi)
Ankara Üniversitesi (siyasal bilgiler)
Ankara Üniversitesi (fen fakultesi)
Ankara Üniversitesi(eğitim fakültesi)
Bahcesehir Üniversitesi
Baskent universitesi
Osmangazi universitesi
Ege universitesi
İstanbul Bilgi Üniversitesi
18 Mart Üniversitesi
Pamukkale Üniversitesi
Mugla Üniversitesi
Dokuz Eylul Üniversitesi
Selçuk universitesi
Hacettepe universitesi
19 mayis universitesi
Süleyman demirel universitesi
Çukurova universitesi
Abant izzet baysal universitesi
Gaziosmanpasa universitesi
Mersin Üniversitesi
Mustafa kemal universitesi
Anadolu universitesi
Işık universitesi
Gaziantep universitesi
Gazi universitesi (muhendislik)
Gazi universitesi (iktisat)
Adnan menderes universitesi
Marmara universitesi
Yüzüncü Yıl universitesi
Atatürk Üniversitesi
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi
Yıldız Teknik Üniversitesi
Kadir Has Üniversitesi
İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi
İstanbul Üniversitesi


18 Ocak 2006 Çarşamba

Bursa Nutku

Nutkun Metni

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek; ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Bursa Nutku Hakkında Bilgiler

Mustafa Kemal Atatürk'ün, 5 Şubat 1933 günü Bursa'da yaptığı "iddia edilen" konuşmadır.

Şubat 1933'ün ilk günlerinde Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar kişi camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk olayın hemen ardından Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü...". Atatürk'ün hemen konuşmakta olan kişinin sözünü kestiği ve günümüzde "Bursa Nutku" diye anılan konuşmayı yapmıştır.

Bu konuşmayla ilgili olarak Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, "Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi" adlı kitabında şu yorumu yorumu yapar: "Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile 'zaaf' içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlardan kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine 'sınırsız' bir güven besleyen, böylesine 'çek' veren, gençliği böylesine 'son çare' olarak gören bir devrimci yoktur! Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır."

Bursa Nutku Üzerine Tartışmalar

Farklı görüşlere sahip kaynaklar bu nutkun gerçek olamayacağını açıklamıştır. Bunu savunanların genel tezi "Atatürk'ün gençleri anarşiye teşvik etmesinin hiçbir mantığı olmadığı" yönündedir.

Bursa Nutku'nun uydurma olduğunu savunanlardan biri olan Tarihçi Mustafa Armağan, bir makalesinde şunları yazmaktadır:

Hadisenin ceryan ettiği günlerde basında tek kelimeyle olsun söz edilmeyen -ki o zamanlar Atatürk'ün her sözü anında zaptedilirdi- bu nutku, yaklaşık 15 kişi olduğunu bildiğimiz toplantıya katılan zevat da yalanlar (mesela Kılıç Ali ile Yusuf Hikmet Bayur). Katılanların yalanladıkları, nöbetçi defterinde kaydı bulunmayan, gazetelerde esamisi okunmayan, Anadolu Ajansı'ndaki beyanatta zikri geçmeyen bu nutkun Atatürk'e ait olması mümkün değildir. Hatta bazılarına göre, Stalin'in Komünist Gençliğe Hitabı'ndan alınıp Atatürk'e yamanmıştır.

Sonradan Bursa Nutku adıyla meşhur olacak bu metin ilk kez 1947'de Rıza Rüşen Yücer'in Atatürk'e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra adlı kitabında görülürse de, Celal Bayar tarafından 1949'da İzmir'de yapılan II. DP Büyük Kongresi'nde okutulmasına kadar yine kimsenin ilgisini çekmez. Bayar'ın menfaatlerine bir eldiven gibi uymaktadır. Nutuk'ta 'Madem gerici CHP'yi adalet durdurmuyor, o halde gençlik yönetime el koymalıdır' mesajı bağırmaktadır. Ne var ki, nutku alkışlayan DP'liler, hasımlarının eline ne denli tehlikeli bir silah uzattıklarının farkında değillerdir.

9 yıl sonra bu defa CHP yanlısı Ulus gazetesine basılmış olarak görürüz onu. Bu defa amaç, DP'yi tehdittir. 'Gençlik, iktidara rağmen kanun-nizam dinlemeden rejimi korumak adına idareye el koyacaktır' mesajı çınlar. Tartışma alevlenince Cumhuriyet Savcısı Ulus gazetesi hakkında soruşturma açar. DP'nin bu nutku daha önce okuttuğunun ortaya çıkması üzerine ise Menderes'in baskısıyla savcılık takipsizlik kararı verir ve hadise kapanmış görünür. Ancak bir kere kılıfından çıkan silah belden bele dolaşmaya kararlıdır.

1975 yılında Cafer Tanrıverdi tarafından yazılı metin olarak halka dağıtıldı. Bursa Nutku, bu defa savcılığa verilmekle kalmadı; ağır cezalık oldu Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yürütülen davada, bilirkişiye başvuruldu. Dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ve Öğretim Üyesi Sami N. Özerdim mahkemeye Bursa Nutku metninin Atatürk'e ait olduğuna dair görüş ve belge sundular Mahkeme de, bilirkişinin görüşü paralelinde karar aldı ve böylece Bursa Nutku'nun Atatürk'e aitliği yasal kesinlik kazandı.

kaynak: vikipedi

Aslında Atatürk'ün Bursa'da bu nutku verip vermemesi değil olay, olay bu nutka uyabilmekte. Kim dediyse çok doğru demiş zira. İlla Atatürk üzerinden üzerinden gidilmek durumunda kalınmamalı haklı olmak için.

Devletin Oluşumu

Siyasi bakımdan örgütlenmiş bir topluluk olduğu kadar, belli bir nüfusa ve toprak parçası üzerinde kontrol iradesine sahip siyasal kurum anlamına gelen devlet, yurttaşların bireysel ve ortaklaşa haklarını korunması ihtiyacından doğmuştur. tarihsel süreç içerisinde bu sözleşme birden olmamıştır ve sınıflar arasında bir uzlaşmayla olmuştur; ama bu uzlaşma hiç bir zaman tam sağlanamıdığından, bu günde devletler hala nihai şekil ve amaçlarına ulaşamamışlardır. Devletin ilk oluşumunda yani devlet öncesi ilkel kominal toplumlar zamanında üreten, tarımcı, yerleşik kabilelerde tüketen, savaşçı, göçebe kabileler zamanında sözleşme oluşmaya başladı. Göçebe kabileler, yerleşik kabileler üzerine yaptıkları akınlardan elde ettikleriyle, yerleşik kabileler ise tarımsal üretimden elde ettikleriyle geçiniyorlardı. Tarihsel süreç içerisinde göçebe kabilelerin yaptığı akınlar yüzünden yerleşik kabilelerin sayısı, nüfusu ve dolayısıyla üretimleri azaldı. böylece eskiden yağmaladıkları köyleri yok eden ve insanları öldüren savaşçı kabileler sadece yağma ile yetinmeye başladılar. bu yağma zamanla periyodik bir hale dönüşüp bugünkü verginin ilk örneğini oluşturdu. yani tarımcı kabile savaşçı kabileye kendine saldırmaması için haraç ödemeye başladı. tarımcı kabilenin bu fonksiyonuna devam edebilmesi için yaşaması ve tarıma devam etmesine yetecek kadar ürün gerekiyordu. ama bir tarımcı kabileye birden çok göçebe kabile dadanınca yine tarımcı kabilelerin üretimi azaldı bu yüzden sistem devrilmeye devam etti. bu süreçte savaşçı kabileler ile tarımcı kabileler arasında anlaşmalar yapılmaya başlandı. savaşçı kabileler anlaştıkları tarımcı kabileleri korumaya başladılar. bu şekilde zamanla köylere yerleştiler. köyde konaklamaları nedeniyle yağmacı kabileler de yerleşik hale geldi. yerleşik hale gelen savaşçı kabileler süreç içinde askeri sınıfı oluşturmaya başladı. şiddet uygulama yetkisini kendi tekelinde toplayan savaşçı kabileler köyün yönetimini de o güne kadar köyü yöneten rahiplerden baskı yolu ile aldılar ve iktidarı için gerekli olan kurumları zamanla oluşturdular. böylece ilk devletler doğdu. bunlar askeri diktadörlüklerdi."

Şeklinde bir tanım yapmıştım 2 sene önce ama bu fikir artı değer teorine ve üretimi çok olanın kazanacağı gerçeğine aykırı idi. Bir yerlerde bu tip bir yazı gören okumasın saçmalıktır diyip geçsin. Ben doğrusunu yakında yazarım. Jared Diamond çok fena bir adammış.

Memleket


Samsun sahil kenti olması ve kozmopolit bir nüfusa sahip olması sebebiyle kendi boyutlarındaki birçok Türkiye kentinden daha fazla olanağı barındırır, daha gelişmiştir. Kent merkezi aşağı yukarı 400000 kişiyi ağırlar. Samsun'un bu özelliklerini yeni fark ettim, nüfus hariç tabi. Havası nemli; hatunları taştır, Termeli Amazonlara çekmişlerdir belki. Eskiden Amisos derlermiş buralara.