18 Şubat 2015 Çarşamba

İşte Budur Türkiye Nefretimin Sebebi

Nuh Köklü kartopu oynarken, camına kartopu isabet eden bir esnaf tarafından öldürüldü. 
Özgecan Aslan tecavüze direndiği için yakılarak, elleri ve boğazı kesilerek vahşice öldürüldü.
Dün akşam mecliste iç güvenlik yasa tasarısı görüşülürken muhalefet milletvekillerinin kaburgaları ve kafaları kırıldı. 
Tüm bunlar son 1 haftada oldu. Kesin atladıklarım da vardır. yine son bir senede Soma faciası meydana geldi, Yusuf Yerkel denen mahluk başkanına yaranmak için bir madencinin acılı yakınını yere yatırıp tekmelemekte beis görmedi. Bunun için ceza almadığı gibi göstermelik görevden uzaklaştırmadan sonra terfi de etti. 10 adet işçi asansörden düşerek can verdi, sonra Ermenek’te bir maden faciası daha oldu.
Bu olaylar olurken toplumdan ve iktidardan gelen rezil açıklamalardan bahsetmek istemiyorum. Ya da bu işin suçlusu kapitalizmdir diyen ezberci solculara laf anlatmak istemiyorum. Diyecek çok fazla şey de yok. 
Btün bu olanların suçlusu ahlaksız, kurumsuz, kasabalı toplumsal yapımız bence. Sosyalist de olsan, kapitalist de olsan, AKP de yönetse, bir başkası da yönetse bunlar olacaktı, zira eldeki malzeme çürük ve ne yazık ki kendini yeniden mayalayacak son sağlıklı kısmını da kaybetmek üzere ya da çoktan kaybetti.
İşte budur benim Türkiye nefretimin sebebi. Bence nefret etmekte çok haklıyım.

18 Haziran 2014 Çarşamba

Kenan Evren Beraat Etmeli!



Kenan Evren bugün mahkum oldu. Hukuk adına garip bir durum. Kenan Evren’in suçlarından ötürü mahkum olması zaten çoktan gerekiyordu ama anayasal düzeni yıkmak suçunu işledi mi? Evet Kenan Evren anayasal düzeni yıkmıştır ama yerine başka bir anayasal düzen kurmuştur ve mevcut anayasal düzen de Kenan Evren’in kurduğu anayasal düzendir. Dolayısıyla mevcut anayasal düzeni yıkmaya yönelik bir hareketi de olmamış, suç oluşmamıştır. Peki Kenan Evren suçlu mudur? Evet, işkencelerden, cinayetlerden, insanları hürriyetinden alıkoymadan dolayı suçludur.
Merakla mahkeme gerekçesini bekliyorum. 

13 Kasım 2013 Çarşamba

Avukatlık Asgari Ücret Tarifesindeki İnanılmaz Mantık Hatası

Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin Manevi Tazminat Davalarında Vekalet Ücreti başlıklı 10. maddesinde ciddi bir sıkıntı var. Maddenin son fıkrası hariç metni:
“Manevi tazminat davalarında ücret
MADDE 10 – (1) Manevi tazminat davalarında avukatlık ücreti, hüküm altına alınan miktar üzerinden Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.
(2) Davanın kısmen reddi durumunda, karşı taraf vekili yararına Tarifenin üçüncü kısmına göre hükmedilecek ücret, davacı vekili lehine belirlenen ücreti geçemez.
(3) Bu davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunur.”
Tarifenin 3. kısmı avukatlık ücretlerinin nisbi olarak hesaplandığı kısım. Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümü ise maktu vekalet ücretlerinin belirlendiği kısım.
Bu durumda bir manevi tazminat davasında iki adet davalının var olduğunu varsayalım. Davacı davalılardan müşterek ve müteselsilen 100.000,00 TL istesin. Davalılardan birini mahkeme 25.000,00 TL ödemeye mahkum etsin, diğeri açısından ise davayı tamamen reddetsin. Bu durumda davacı vekili 3.000,00 TL manevi tazminat ödemeye hükmedilen davalı aleyhine vekalet ücretine hak kazanıyor. Yine 25.000,00 TL ödemeye mahkum edilen davalı da aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca 3.000,00 TL vekalet ücretine hak kazanıyor. Diğer davalı yani hakkındaki dava tamamen reddedilen davalı ise maktu vekalet ücretine hak kazanıyor. Bu durum avukatlar açısından bir adaletsizlik oluşturuyor. Davayı tamamen kazanan avukat, kısmen kazanan avukattan çok daha az bir rakam kazanıyor.
            Pek tabiki bu ücretin aslında müvekil lehine hükmedildiği, avukatın ücretinin müvekkille yapılan sözleşme sonucunda belirlendiği söylenebilirse de bu seferde de adaletsizlik açısından bir değişiklik olmuyor, adaletsizliğin sujesi değişiyor sadece.
            Kanımca bu durumun asıl gerekçesi manevi tazminat davası ıslah edilemeyen bir dava olduğu için talepte bulunanların karşı yan vekalet ücretini düşünmeden rahatça istediği bedeli talep etmesinin sağlanması. Aski takdirde davacı davayı kaybetme ihtimalinde ödemekle karşı karşıya kalacağı avukatlık ücretini düşünerek belki de aklından geçenden daha az bir manevi tazminat talep edecektir.
            Her ne kadar böyle bir gerekçe var olsa da Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin amacı avukatların gelirlerini yükseltmek ve korumaktır. İlgili maddedeki mantığa aykırı durumun bir an evvel giderilmesi gerekmektedir.


4 Ekim 2013 Cuma

Solcuolsun.com'u Kapattıran Ahlak ve Sol Bekçisi Redhack

Redhack, http://www.solcuolsun.com/ adresindeki sitenin sahiplerinden sitenin kapatılmasını rica etmiş, sizeteni sahipleri de ana sayfadan "RedHack rica etti bizde kapadik... nokta..." şeklinde beyanda bulunarak siteyi kapatmışlar.
Redhack gibi hack gücü, silahı bulunan bir grubun ricası olmaz; ancak emri, tehditi olabilir. Size bir internet sitesini kapat derse bu aynı zamanda kapatmazsan biz kapatırız anlamına da gelir. 

Redhackin amacı tehdittir değildir çok da önemli değil? Redhack kim oluyor ki mahallenin kabadayısı rolüne soyunuyor! Bu toplum bu tip ezenlere alışıktır ve hatta onları baş tacı yapar. Atatürk savunucusu TSK, İslam savunucusu AKP bu toplumdan hep teveccüh gördü. Redhackin bu hareketi de aynı teveccühü gördü sosyal medyada. Sorun da zaten burada. Kendini solcu olarak niteleyenler ciddi bir kesim Redhackin bu müdahalesini alkışlamaya başladı.
Bu toplum yıllardır ahlak bekçiliğinden, düzen bekçiliğinden, am bekçiliğinden, din bekçiliğinden çekti,  çekiyor. Sıra sol bekçiliğine geldi. Redhack de o köşeyi tutmuş görünüyor. Redhack gibi bir oluşum insanların birbirlerini internetten tanımalarında ve iletişime geçmelerinde sıkıntı görüyor ve müdahale ediyor. Hem solu, hem ahlakı bekliyor. 

6 Eylül 2013 Cuma

6-7 Eylül Olayları

Bugün 6 Eylül. 6-7 Eylül 1955 olaylarının yıldönümü.
O gün Anadolu'nun sayemizde linç ve yağma ile yoğrulmuş kültürü bir kere daha yüzünü gösterdi. 1915'te Ermenilere, 1934'te Yahudilere yapılanlara bir yenisini ekledi vatansever ve müslüman Türkler.
O gün Atatürk posterleri taşıyanlar ile Fatih posterleri taşıyanlar yan yanaydı. Atatürk'ün evine bomba koyan Rum tohumları Fatih'in fethettiği şehirde kalamazlardı. Malları da canları da helaldi. Ve yağma başladı. Varlık Vergisinden arta ne kalmışsa o gün kılıç artığı gavurlardan tahsil edildi! 1600 küsür yıllık Mor Gabriel Vakfını, Mor Gabriel Manastırında işgalci olarak niteleyip kovan devletin halkı sonuçta.
Bugün İstanbul'da 2000 civarı Rum kaldı. Rumeli denen yerde, 2000 Rum yaşıyor sadece ve devlet onları numaralandırıyor hala. Utanmadan.
Eğer bugün bu ülkede 8-10 milyon Rum, 2-3 milyon Yahudi, 3-4 milyon Ermeni yaşasaydı acaba ne durumda olurduk? Merak ediyorum. Muhtemelen çok daha iyi bir durumda olurduk. Batılı bir demokrasimiz, ahlaklı bir ticari hayatımız olurdu belki. 
6-7 Eylül olayları başta da dediğim gibi münferit bir olay değil, öncesi ve sonrasında da örnekleri verilen Anadolu linç kültürünün bir tezahürüdür. Bunun değişebileceğine dair tek umudumu da Gezi Direnişi sırasında edindim. Belki zayıf bir direnişti ama bu ülke için milat da olabilir. Zamanla göreceğiz.

25 Ağustos 2013 Pazar

Europa Universalis IV'te Cherokee ile Direnmeye Devam

Europa Universalis III oynarken en eğlenceli denememi İnkalar ile yapmıştım, önce batılılaşmış, ordumu modernize etmiş, yavaş yavaş teknolojide batıyı yakalamaış ve Meksika’nın güneyinde hiçbir Avrupalı devlet bırakmamıştım.
Europa Universalis IV ile de benzer bir mücadeleye girmek istedim. Bu sefer Cherokeeleri tercih ettim. Oyun süresinin bir 50 yıl kadar kısa olmasına rağmen bu oyunda daha kolay batılışabilinmesi sayesinde hatırı sayılır bir ilerleme kaydettim. Oyun bittiğinde Fransız Devriminni sarstığı dünyada Avrupa’nın tüketici savaşlarından uzak, İspanyayı büyük oranda kuzeyden çıkarmış haldeydim.



2 Temmuz 2013 Salı

Gezi Parkı Yerine Yapılacak Topçu Kışlası Hakkında Mahkeme Kararının Uygulanacağına Ne Kadar Güvenebiliriz

AKP bizi "Torba Yasa"lara alıştırdı. Türk Yasam tarihi buna benzer bir karmaşaya daha önce tanık olmamıştı. Bir torba yasa geliyor ve onlarca yasada değişiklikler yapıyor. Takip etmesi zor. Bu yasalardan biri de 6300 sayılı "Bazı Kanunlar İle Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun". Bu kanunun 10. maddesi ile Bakanlar Kuruluna yargı kararlarını uygulamama yetkisi tanınıyor. Madde metni şöyle:
MADDE 10 - 24/11/1994 tarihli ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.

“EK MADDE 5 - Tabii afetler nedeniyle zarar gören çiftçilerin özelleştirme kapsam ve programındaki Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ye olan borçlarının vade farkı alınmaksızın ertelenmesi veya vadelendirilmesi ile özelleştirme uygulamaları sonucunda kuruluşların nihai devir sözleşmelerinin imzalanarak devir ve teslim işlemlerinin tamamlanmasından sonra özelleştirme işlemlerinin bütün sonuçlarıyla birlikte tamamlanmış bulunması, söz konusu kuruluşları devralanlar tarafından üretim, yatırım, modernizasyon, istihdam ve bunlara bağlı her türlü hukuki, ticari ve mali tasarruflarda bulunulması nedeniyle oluşacak fiili imkansızlık karşısında geri dönülemeyecek bir yapının ortaya çıkması halinde yargı kararlarının uygulanmasına yönelik olarak, Bakanlar Kurulu tesis edilecek iş ve işlemler konusunda karar almaya yetkilidir.
Maddenin asıl önemli kısmı dahi başka bir maddenin ardına saklanıyor. İlk cümlede mağduriyet yaşamış çiftçilerden bahsedilip hemen ardından yeni fıkra dahi düzenlemeden asıl amaç yazılıyor.
Yasanın kabul tarihi 26.04.2012. Hemen bu tarihten sonra, 2 ay bile geçmeden Bakanlar Kurulu özelleştirmelere ilişkin 5 adet mahkeme kararının uygulanmayacağı yönünde 2012/3240 sayılı kararı alıyor. Kararın ilgili kısmı aşağıdadır:
"MADDE 1 -(1) Özelleştirme uygulamaları sonucunda nihai devir sözleşmesi imzalanarak devir ve teslim işlemleri tamamlanmış olan özelleştirme işlemleri hakkında verilen yargı kararlarının uygulanmasında ortaya çıkan fiili imkansızlık nedeniyle;
a) Eti Alüminyum A.Ş.'nin %100 oranındaki hissesinin satış yöntemiyle özelleştirilmesi,
b) Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş.'ye ait Kuşadası Limanının işletme hakkı verilmesi yöntemiyle özelleştirilmesi,
c) Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş.'ye ait Çeşme Limanının işletme hakkı verilmesi yöntemiyle özelleştirilmesi,
ç) SEKA-Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları A.Ş.'ye ait Balıkesir İşletmesinin varlık satışı yöntemiyle özelleştirilmesi,
d) Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş.'nin %14,76 oranındaki hissesinin İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Toptan Satışlar Pazarında satılması,
işlemlerini iptal eden yargı kararlarıyla ilgili olarak geriye ve ileriye yönelik herhangi bir işlem tesis edilmemesi ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca bu yönde yapılmış olan iş ve işlemlerin devam ettirilerek sonuçlandırılması kararlaştırılmıştır."


Tamam, Gezi Parkı olayı ile şimdilik bağdaşmıyor ama kimse bu duruma ilişkin yeni bir yasa çıkarılmayacağını ya da mevcut durumun buna uydurulmayacağını ya da biz Topçu Kışlası yapmıyoruz yol yapıyoruz, onu bunu yapıyoruz denerek mahkeme kararının yok sayılmayacağına emin olamıyor artık.
Yasa ilgili mahkeme kararlarının sonuçları belli olduktan sonra sırf böyle bir karar alabilmek için çıkarılıyor. Anayasaya aykırımı? Evet. Bakanlar Kurulu kararının bu kanuna bile aykırı olduğu tatışılabilir. Yetki aşımı var bence ancak o daha kapsamlı bir hukuki tartışmaya konu olur. Bu yazının kapsamını aşar.


2 Haziran 2013 Pazar

Vatan Hainiyim! Gururluyum.

01.06.2013 tarihinde Samsun’da düzenlenen Samsun Gezi Parkı Destek Mitingine katıldım. Eylem o kadar güzel başladı ki piknik havasında geçiyordu. Hatta slogan atılması dahi istisnai idi. http://www.youtube.com/watch?v=qDXVc7bMEVY 
Ardından grup olarak yürüyüşe geçtik. Yeşilyurt AVM’nin yanındaki Samsun BŞB Sanat Merkezi önünde mevzilenen çevik kuvvetin önünden hiçbir sıkıntı olmadan geçildi. 
Zira bizden korudukları yer Ak Parti Atakum ilçe başkanlığı binası imiş. Söz konusu bina oturduğum evin de çok yakınındadır. Sivil polisler burada devreye girdi, kalabalığı ajite etmeye çalıştılar, hemen ardından da tomadan su sıkılmaya ve biber gazı bombaları atılmaya başlandı. Bir anda her yer ana baba gününe döndü. bu sırada hiçbir medya kuruluşu alanda değildi.Ben olay yerinden elimden geldiğince görüntü almaya çalıştım. 
Ardından apartmanımızın bahçesine sıkılan biber gazı etkisiyle sahil tarafına kaçan eylemcilere balkondan limon ve su vermeye başladım. 
Ardından tekrar bahçeye indim ve apartmanımın, evimin bahçesine biber gazı sıkan polislere karşı direnirken daha önce kalabalığı ajite etmeye çalışan sivil polisler tarafından göz altına alındım. Bu sırada hem beni göz altına alan polisler bana dümdüz küfürler ediyor, hem de önünden geçtiğimiz çevik kuvvet vatan haini diye laf atıyordu. Tabi vatan onların, ben de o vatanın hainiyim. yine oturduğum apartmanda eylemcileri evlerine komşularımın kapıları zorlanmış.
Samsunda o kadar çok gözaltı oldu ki bu konuda tüm illeri geride bıraktık. Tam 158 gözaltı. Samsun Emniyet Müdürü büyük adammış!
Ertesi gün sabah 06:00’da eve geldim. Alan hala dünün izlerini taşıyordu.
Gözaltı süresinde yanımdan ayrılmayan Samsun Barosu Avukatı dostlarıma ve arayanlara sonsuz teşekkürler.

24 Mayıs 2013 Cuma

İtiraf Ediyorum!

İtiraf ediyorum. Yanılmışım. Endişeli modern laik teyzeler haklıymış. Aslında ben de biliyordum AKP'nin ne mal olduğunu ama bıkmıştım işte askeri-bürokratik vesayetin halkı ve değerlerini yok saymasından. Türbanla eğitim alınabilmeli, serbestçe Kuran kursu açılabilmeli , siyasiler şiir okudu diye hapse girmemeli, Atatürk'e tapmamalı idik. Varlımız Türk valığına armağan olmasındı, olmamalıydı. AKP'yi bütün bunları savunanlara muhalif diye bir umut olarak gördüm. Çevre iktidara gelecekti işte, gerçek demokrasi buydu.
AKP iktidarın ilk 6-7 yılında gayet de iyiydi. AB üyeli sürecindeki ilerleme, TSK'nın siyaset alanından kovulması(27 Nisan muhtırasının geri tepmesini "Çıldırt bizi coştur bizi AKP şeklinde karşıladık"), geçmiş dönem mağdurlarının haklarına kavuşması hep olumlu izlenimlerdi. Ama ne olduysa biz anayasa değişikliklerine evet dedikten sonra oldu. AKP zincirlerinden kurtuldu. İlk kazığını HSYK ile attı. O noktadan sonra gerisinin nasıl geleceği belliydi. Kronolojik tarihi anlatamayacağım, çok dolu, hafızam, vaktim ve de enerjim yetmez. AKP o günden bu güne adım adım önce otoriter ardından da diktatöryal eğilimler sergilemeye başladı. Bu eğilimler günlük hayata vesokağa kadar kolayca ve hiçbir ciddi direnç görmeden indi. İçki yasağı özelinde önce Beyoğlunda masalar kaldırılmak istendi, ardından Galata'da içki içenler kovuldu, sponsor olmaları yasaklandı, sponsor oldukları festivaller iptal edildi ve şimdi de içki satışı "şimdilik" belirli saatler arasında içki satılması kısıtlanıyor. En acısı da tabanları hepten yasaklanmasını istiyor. bu yasaklar ve müdahaleler nereye kadar gidecek bilemiyorum. Zira sağduyu yoksunu ülkenin Anadolulu iktidarının sahipleri de bu yoksunluktan ziyadesi ile nasiplenmiş durumda. Toplum bir kırılma noktasına doğru da gitmiyor ne yazık ki. Bu noktalarda bir kırılma yaşanır ve yeni bir düzen kurulur ama ne yazık ki o kadar azız ve o kadar korkağız ki iktidara hiçbir şekilde karşı çıkamıyoruz. Bizim (her kimsek/kimseniz) karşı duramadığımız yerde az çok şuursuz da olsa bir direnç oluşturan endişeli modern laikler giriyor devreye. Yine saçma sapan da olsa muhalefet ediyorlar. Aslında hayır saçma sapan da değil. Bu toplumda muhalefet de budur:
Ve haklıdır da. Demokrasi sağduyulu, kafası rahat, rövanş istemeyen insanların rejimidir. Bizim değil. Şu an ben de rövanş istiyorum. İstikrar senin neyine vasfiye diyen kadının bu öküz anadolululardan rövanşı kanırta kanırta almasını istiyorum.

Hayatımda her zaman demokrasiye inanmıştım. CHP'ye yaşam tarzıma pek karışmayan bir parti olmasına rağmen yasakçı zihniyeti yüzünden hiçbir zaman oy vermedim. Vermeyi de düşünmedim; fakat altı ok böğrüme saplana saplana CHP'ye oy vereceğim artık. Öküz Anadoluluyu ait olduğu yere göndersin diye.Zira onlar iktidarın onlara yakışmadığı net olarak gösterdiler.

Türkiye tarihi 200 yıldır batılılaşmayı isteyenler ile Öküz Anadolulular arasındaki mücadeleye sahne oluyor. Bu mücadele sırasında taraflar bazı açılardan birbirlerine de benzediler. AKP iyice çılgınlaştıkta belki bir muhalefet gelişir, belki de o kadar büyür ki kendi içine çöker ya da başka bir şekilde gider.
Pythia'nın da dediği gibi "All this has happened before, and all of it will happen again." http://youtu.be/ZcOt2rQMUs4?t=7m20s
İşte o arada ben rövanşı almayacak ve uzlaşmayı sağlayacak olan iktidarı istemekle birlikte içimdeki öfkeye de engel olamıyorum.
Bu rejimi kuranlar ellerindeki silahlı güçle bu öküzleri sürekli bastırmışlar, ezmişler. Doğrusu oymuş. 

17 Nisan 2013 Çarşamba

Aynı Adliye İçinde İçtihat Birliği Olmaz mı Arkadaş!?

Artık başımıza gele gele alıştık diyeceğiz ancak bu kadar adaletsizliğe insan alışamıyor. Alışırsan mesleği bırak zaten. Yani mesleğe çok da bir kutsiyet atfettiğimden değil ama o kadar adaletsizliğe alışırsan sonrasında her boku yersin. O yüzden bırak diyorum kendi kendime.

Konumuz ihtiyati tedbir. Türk hakiminin bir kısmının yargıç kimliğinden sıyrılıp "KADI" kimliğine büründüğü, hak hukuk tanımadığı, içtihat yıktığı alan.

Yaklaşık 2 sene önce yaşadık ilk deneyimi. Aynı mesleği yapan 5 kişiye de ödeme aldıkları kurumdan ceza geldi. Bu vatandaşlardan 1 tanesi de bizle anlaştı. Önce ihtiyati tedbir talepli davamızı açtık. Hakim daha reddetmeden reddeceğini söyledi. Halbuki diğer 4 vatandaş başka hakimlere düşüp rahatça aldılar kararlarını. Tabi müvekkil bunu öğreniyor. Hepsi arkadaş birbiriyle. Seni sıkıştırmaya başlıyor. Sen de hakimi. Ülkenin 4 bir köşesinden 30 küsür tane karar buldum ve önüne yığdım. Yine de ben vermeyeceğim diyor. En sonunda ikna oldu. 2 gün gecikmeli de olsa ihtiyati tedbir kararını verdi.

Geçen sene ihtiyati tedbir için yine benzer bir olayla başvurduk. %100 ile ihtiyati tedbir kararı verdi. Yav bari reddet de bir daha isteyeyim. Belki başka mahkemeye düşer. %100 ne demek! Müvekkilin o kadar parası ya da kredisi olsa zaten neden ihtiyati tedbir istesin! Nasıl bir hukuk mantığıdır bu! Sen bayağı bayağı hukuk nosyonun yok kardeşim kusura bakma. Sonra müvekkil teminatı vaktinde toparlayamadı ve karar ortadan kalktı. Bir daha talep ettik. Bu sefer başka bir hakime düştü ve hakim aynı günün akşamında %8 ile ihtiyati tedbire karar verdi.

Son olayda ise daha mesleğinin başında bir müvekkile 0,5 trilyon ceza verildi. Müvekkil zaten daha 10 aydır meslekte. Daha kar bile edememiş. Tek taraflı bir soruşturma ile yarım trilyon ceza. Vay be! Tabi ihtiyati tedbir istedik. Aynı hakim bu sefer insafa gelmiş biraz: %25 ile verdi ihtiyati tedbir kararını. Neyse dedik buna da şükür. Bir de öğrendik ki 3 trilyon ceza alan bir başka vatandaşa yan taraftaki hakim %4 ile ihtiyati tedbir kararı vermiş. Önce herhalde benim değinmediğim bir şeye değinmiş diyip kusuru kendimde aradım. Dilekçesine baktım. Yok. Bilakis benim dilekçem biraz daha kapsamlı ve açıklayıcı. Zaten aklın yolu da bir bu tip olaylarda. Dilekçeler arasında çok büyük farklar olmaz kolay kolay. İşte o zaman zıvanadan çıkmama az kaldığını hissettim.

Artık bu kadar aymazca ve umursamazca verilen kararlara tahammül edemiyorum. Yeter da! 

12 Mart 2013 Salı

Devlet Dairesinde Kendini ABD'de Sanmak

Müvekkil adına bir devlet kurumuna dava açıp kazanmış ve fakat Yargıtay tarafından da karar onanmasına rağmen hala ödeme alamamıştık. Devlet kurumudur düşüncesiyle biraz bekledik. Ardından ben bizzat ilgili kurumun icra ödemelerini yapan memurunu bulup yanına gittim. Son dosya hesabını da yanımda götürdüm. Gecikmenin sebebini sordum. Dosyaları araştırdı, bizimkini buldu. İçinde bizim gönderdiğimiz onama ve hesaba son evraklar yoktu. İsterseniz size onama ilanını bürodan fakslatayım dedim ve fakslattım. Adam oradan görevli kurum avukatını bulup avukatın astı olmasına rağmen avukata kızdığını da belli ederek konuştu telefonda. Ardından benden özür dileyerek faks ve benim getirdiğim son hesaba göre ödemeyi hazırlayacağını bu hafta içi hesabınıza geçeceğini, belgeleri bekleten avukatı da şikayet edeceğini söyledi. Gerek yok dedim ama bu hırs ve dürüstlükle çalışan birini görünce de mutlu oldum. Kendini övmeyi de eksik etmedi, “Türkiye’de ben kadar mümtaz ve hızlı çalışan memur yoktur bu konuda!”. İşini sahiplenmiş ve güven esasına göre çalışan birini görünce ABD Günlerim aklıma geldi.

18 Ocak 2013 Cuma

Şehir-Köy ve Kaynakların Verimli Kullanımı

Dün twiter da kaynakların verimli tüketimi üzerine bir tartışmaya girdim. Twiterin kısıtlayıcı ortamında görüşlerimi düzenli bir şekilde yerine getirememiş olma ihtimaline binaen bu yazıyı yazıyorum.
Öncelikle belirteyim ben kaynakların daha verimli kullanılabilmesi için şehirleşmenin gerekliliğini savunuyorum. Karşı argüman ise kendi kendine yeten köyler. Kendi kendine yeten köylerden maksat anladığım kadarıyla şehirleri terk edip kendi üretimini kendi yapan köylere yerleşmek. Bu duruma 2 sebeple karşı çıkıyorum: birincisi kendi kendine yeten köyler belki ancak gıda üretimi konusunda kendi kendilerine yetebilirler. Ancak insani gelişim olarak geldiğimiz nokta başka tip ihtiyaçlarımızı da dayatıyor. Eğitim, sağlık, bilimum hizmetler. İkinci nokta ise kendi kendine yeten köylerin kaynakların verimsiz bir anlamda kullanımı ve ziyan edilmesi anlamına gelmesi. Açalım:

1) Tek İhtiyacımız Gıda Değildir:
Tarım üretiminin verimliliği tarihin her döneminde insanlığın en önemli problemi olagelmiştir. Bolluk zamanlarında büyük imparatorluklar kurulmuş, göreceli bir refah dönemi yaşanmış, kıtlık dönemlerinde ise bolluk dönemi imparatorlukları yıkılmış, insan nüfusu azalmıştır. Örneğin, Roma ve Han (Çin) İmparatorlukları birbirleri ile bağlantıları olmamasına rağmen aynı dönemlerde yıkılmışlardır. Sebep o dönem dünya ikliminin kıtlığa yol açmasıdır. Yine kıtlık dönemlerinde şehirlerin de nüfusu ciddi biçimde azalmış, zanaat ve göreceli endüstriyel üretim son bulmuştur.
Zanaatkar, sanatkar, bilim adamı, yönetici, sporcu, hukukçu, mühendis, garson, fırıncı, vs. üretebilmek için toplumun bir kısmının tarımla ilgilenmemesi, tarımla ilgilenen kısmın üretiminin de bu sayılanların tüketimlerini karşılaması gerekmektedir. Ancak böyle bir değiş-tokuş sisteminde toplum çeşitlenebilir, bulunduğu yerden öteye geçebilmesini sağlayacak inovasyonu üretebilir. Bu noktada eklemek gerekir ki şehirlerin terki hiç düşünmediğimiz kadar kısa bir süre içinde mevcut teknolojimizin yok olması ile sonuçlanacaktır.
Şehirler insanlığın bir anda icat ediverdiği bir ilgi objesi değildir. Şehirler belirli değiş-tokuş merkezlerinde yoğunlaşması ile ortaya çıkmıştır. Merkezi konumda bulunan bir köy büyümüş ve şehre dönüşmüştür. Toplumsal evrimimizin sonucudur. En basit araştırmanın bile dünyanın çeşitli yerlerindeki ar-ge merkezlerinin ortaklığı ile yapıldığı bir dünyada şehirleri bırakıp köye dönmek gözümde basit romantizmdir.


2) Kendi Kendine Yeten Köylerde Kaynak Dağıtımı Verimsizdir:
Bu durumu çeşitli alt başlıklarda inceleyeceğim:
i) İçinde bulunduğumuz iklimsel koşullarda her köy belirli tarım ürünlerini üretebilecektir. Bunların değiş tokuşu için şehirlerin bulunmadığı bir "romantik-ideal" dünyada her köyden diğerine emek ve ürün taşınacaktır. Bunun üretim kaybını hesaplamaya gerek yok. Devasa boyutlarda olacak.

ii) Köylerde bulunan tek tek haneleri ısıtmaktansa, bir toplu kontu ısıtmak çok da az yakıt gerektirir. Bu hem küresel ısınma açısından hem de kaynakların kullanımı açısından yararlıdır.

iii) Dikine yaşamak daha az toprak gerektireceğinden daha az tarım alanı tarım dışına çıkarılacaktır.

iv) Köyler de kendi başlarına ciddi bir küresel ısınma kaynağıdır. Metan fabrikası gibi çalışan sığırlar, salınım yapan tarım ürünlerinin ekimi devam ettikçe bu değişmeyecektir. bu durumu tespit edecek teknoloji kalmayacağı için (bkz: m.1 par.2) pek de bir kazanım elde edemeden elimizdekinden olacağız.


Şehirlerin daha verimli kaynak kullanımı için eleştiriler olabilir ve çoğu da doğrudur muhtemelen. Işık kullanımı düşünülmeden yapılmış binalar, saçma sapan yollar ve plansız toplu taşıma sistemleri, insanların araçlarına tek başlarına binmeleri, vs. eleştirilebilir. Bunun çözümü şehirleri terketmek değildir.
Konunun uzmanı değilim. Eleştirilere açığım. Tahammülsüz olduğum tek konu romantik sloganlarla çözüme gitmeye çalışmaktır.

Avukatları da Ararlar!

18.01.2013. Ülkenin çeşitlik şehirlerinde avukatlar hukuksuz bir biçimde göz altına alındı. büroları hiçbir ilke ve yasaya riayet edilmeden arandı, dosyalarına el konuldu.
Avukatlık Kanunu 58. madde ve Ceza Muhakemesi Kanunu 130. madde avukat bürolarında hangi şartlar altında ve ne şekilde arama yapılacağını gayet açık bir şekilde belirliyor. Buna göre:



"Soruşturmaya yetkili Cumhuriyet Savcısı:
Avukatlık Kanunu Madde 58 - (DEĞİŞİK MADDE RGT: 08.02.2008 RG NO: 26781 KANUN NO: 5728/331) 
Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı denetiminde ve baro temsilcisinin katılımı ile aranabilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun duruşmanın inzibatına ilişkin hükümleri saklıdır. Şu kadar ki, bu hükümlere göre avukatlar tutuklanamayacağı gibi, haklarında disiplin hapsi veya para cezası da verilemez."

---


"Avukat bürolarında arama, elkoyma ve postada elkoyma
MADDE 130 - (1) Avukat büroları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısının denetiminde aranabilir. Baro başkanı veya onu temsil eden bir avukat aramada hazır bulundurulur.
(2) Arama sonucu elkonulmasına karar verilen şeyler bakımından bürosunda arama yapılan avukat, baro başkanı veya onu temsil eden avukat, bunların avukat ile müvekkili arasındaki mesleki ilişkiye ait olduğunu öne sürerek karşı koyduğunda, bu şey ayrı bir zarf veya paket içerisine konularak hazır bulunanlarca mühürlenir ve bu konuda gerekli kararı vermesi, soruşturma evresinde sulh ceza hâkiminden, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemeden istenir. Yetkili hâkim elkonulan şeyin avukatla müvekkili arasındaki mesleki ilişkiye ait olduğunu saptadığında, elkonulan şey derhâl avukata iade edilir ve yapılan işlemi belirten tutanaklar ortadan kaldırılır. Bu fıkrada öngörülen kararlar, yirmidört saat içinde verilir.

(3) Postada elkoyma durumunda bürosunda arama yapılan avukat veya baro başkanı veya onu temsil eden avukatın karşı koyması üzerine ikinci fıkrada belirtilen usuller uygulanır."


Peki bu maddelerin varlık sebebi nedir? Öncelikle savunma dokunulmazlığıdır. Zira delil toplamak isteyen kolluk kuvveti birçok delile sahip olan avukatın bürosunu ararsa davayı kısa sürede istediği gibi çözeceği inancındadır. Bu durum müvekkili aleyhine olan delilleri kullanmamak görevinin gereği olan avukatı ve dolayısıyla müvekkilini korumayı amaçlıyor. aksi halde zaten avukatlık icra edilemez bir hale gelir.  Yine avukatın bürosunda başka müvekkillerine ilişkin sadece avukatın bildiği bilgiler ve belgeler de bulunacaktır. Bunların da korunması gerekmektedir. Tabi polisin polislik yapmadığı, savcı ve hakimin sıradan arama izin evrakı imzaladığı ülkede bu tip modern demokrasi ilkeleri kağıt üstünde kalıyorlar. 

Bugün cereyan eden olayda ise avukat büroları savcı arama mahaline gelmeden, baronun görevlendirdiği bir avukat bulunmadan aranmıştır. Daha sonrabaro başkanlığını temsilen gelen avukat Efkan Bolaç da gözaltına alınmış, yine Efkan Bolaç'ın bürosunu aranırken baro başkanlığını temsilen gelen avukat Ali Şafak da gözaltına alınmış. Duruma verecek tepkim bile yok. Ne denir ki. Tuz kokmamış, tuzun içine sıçılmış, bok kokuyor.

Aranan avukatların Festus Okey, Engin Ceber, tutuklu öğrenciler ile ilgili davalarda görev alan, 1559 "Alo Polis İmdat" hattını kuran avukatlar olması zaten durumu da açıklıyor. Ülkede hiçbir çatlak sese müsade yok.
Milletvekili, avukat, gazeteci, vs. fark etmiyor.

Ayrıca belirtmek istiyorum, avukatlar bilir ülkede birden çok kişinin dahli bulunan her şuç şüphesi örgüt kapsamına alınarak dinleme ve teknik takip yapılması sağlanır. Her olayda hemen ortaya ıkıveren örgütün Hrant Dink davasında bir türlü ortaya çıkmaması da benim ayrı bir şaşkınlığımdır!

"İnsan hakları" sadece isim tamlaması olduğu bir ülkede yaşıyoruz. 

Konu ile alakalı daha kapsamlı başka bir yazı için: http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=416&dyid=6152&yazi=33%20Kur%FEundan%2033%20Avukat%FDn%20Tutuklanmas%FDna


18 Aralık 2012 Salı

Vergi, Özelleştirme, Haraç

Özelleştirmeye zerre lafım yok. Devlet ne enerji üretmeli ne de yol yapmalı. Eskiden iç çamaşırı bile üretirdi. Tabi kritik sektörlerde ciddi teşviklerde bulunabilir kısa sürelerle ancak bizzat kendisi girmemeli. 
Bunları yazmamın sebebi devletin yaptığı yatırımların benden ziyade büyük kapitalistlere yaraması. Hem de ben deli gibi vergi yükü altında ezilirken. Devlet benim hayatta gitmeyeceğim yolu yapıyor, hoop vergi. yol kime yarıyor, o yol üzerinde taşımacılık yapana, o yolu mal sevkiyatı için kullanana. Tabi bunun bana da bir noktada kısmen dönüşü oluyor ama ödediğim verginin yanında yok sayabilirim bu dönüşü. 
Şimdi düşünün, siz yük taşımacılığı yapan bir lojistik şirketi, devasa yollar yapılıyor ve bu yollar için tek kuruş para harcamıyor bu şirket. Bakanının vergi yüklerini gururla düşürdüklerini anlattığı şirket. Ben ise hayatımda belki de uğramayacağım yol için deli gibi vergi ödüyorum. Sonuç: Benim ödediğim vergi ile yapılan yolu kar amacı güden şirket hiçbir ek maliyete katlanmadan kullanıyor, giderlerini ve karını da yine benim cebimden alıyor. Evet kapitalizm bugün devletin bu tip maliyetleri sermayeler adına karşılaması şeklinde tezahür ediyor ve çok rahatsız edici.
Bu geçtim, yine bu yolları bu şirketlere satıyor. Tamam satsın, nerede bu satıştan benim payım? Elde ettiği para ile de ya daha sonra satmak üzere yeni yatırım yapacak, ya bir sik yapmayan memuruna para ödeyecek. Ben yine zarardayım.
Devletin benden aldığı vergiyle hiçbir yatırım yapmasını istemiyorum. Gelirimin en fazla %5-6'sını vergi olarak vermeye hazırım. O da adalet sisteminin hızlı ve etkin olması adına.
Evet vergi fedakarlıktır ancak ne yazık ki gönüllü değil zorunlu. Oran da dolaylı ve doğrudan vergilerle %70leri bulunca haraç verdiğimi hissediyorum.
Yolu kullanacak olan/olanlar yapsın, ben geçerken benden kullanım bedelini alsın, ama devlet benim vergimle yaptığım yolun parasını benden tekrar tekrar bir kendisi bir de özel sermaye yoluyla almasın.