24 Mayıs 2013 Cuma

İtiraf Ediyorum!

İtiraf ediyorum. Yanılmışım. Endişeli modern laik teyzeler haklıymış. Aslında ben de biliyordum AKP'nin ne mal olduğunu ama bıkmıştım işte askeri-bürokratik vesayetin halkı ve değerlerini yok saymasından. Türbanla eğitim alınabilmeli, serbestçe Kuran kursu açılabilmeli , siyasiler şiir okudu diye hapse girmemeli, Atatürk'e tapmamalı idik. Varlımız Türk valığına armağan olmasındı, olmamalıydı. AKP'yi bütün bunları savunanlara muhalif diye bir umut olarak gördüm. Çevre iktidara gelecekti işte, gerçek demokrasi buydu.
AKP iktidarın ilk 6-7 yılında gayet de iyiydi. AB üyeli sürecindeki ilerleme, TSK'nın siyaset alanından kovulması(27 Nisan muhtırasının geri tepmesini "Çıldırt bizi coştur bizi AKP şeklinde karşıladık"), geçmiş dönem mağdurlarının haklarına kavuşması hep olumlu izlenimlerdi. Ama ne olduysa biz anayasa değişikliklerine evet dedikten sonra oldu. AKP zincirlerinden kurtuldu. İlk kazığını HSYK ile attı. O noktadan sonra gerisinin nasıl geleceği belliydi. Kronolojik tarihi anlatamayacağım, çok dolu, hafızam, vaktim ve de enerjim yetmez. AKP o günden bu güne adım adım önce otoriter ardından da diktatöryal eğilimler sergilemeye başladı. Bu eğilimler günlük hayata vesokağa kadar kolayca ve hiçbir ciddi direnç görmeden indi. İçki yasağı özelinde önce Beyoğlunda masalar kaldırılmak istendi, ardından Galata'da içki içenler kovuldu, sponsor olmaları yasaklandı, sponsor oldukları festivaller iptal edildi ve şimdi de içki satışı "şimdilik" belirli saatler arasında içki satılması kısıtlanıyor. En acısı da tabanları hepten yasaklanmasını istiyor. bu yasaklar ve müdahaleler nereye kadar gidecek bilemiyorum. Zira sağduyu yoksunu ülkenin Anadolulu iktidarının sahipleri de bu yoksunluktan ziyadesi ile nasiplenmiş durumda. Toplum bir kırılma noktasına doğru da gitmiyor ne yazık ki. Bu noktalarda bir kırılma yaşanır ve yeni bir düzen kurulur ama ne yazık ki o kadar azız ve o kadar korkağız ki iktidara hiçbir şekilde karşı çıkamıyoruz. Bizim (her kimsek/kimseniz) karşı duramadığımız yerde az çok şuursuz da olsa bir direnç oluşturan endişeli modern laikler giriyor devreye. Yine saçma sapan da olsa muhalefet ediyorlar. Aslında hayır saçma sapan da değil. Bu toplumda muhalefet de budur:
Ve haklıdır da. Demokrasi sağduyulu, kafası rahat, rövanş istemeyen insanların rejimidir. Bizim değil. Şu an ben de rövanş istiyorum. İstikrar senin neyine vasfiye diyen kadının bu öküz anadolululardan rövanşı kanırta kanırta almasını istiyorum.

Hayatımda her zaman demokrasiye inanmıştım. CHP'ye yaşam tarzıma pek karışmayan bir parti olmasına rağmen yasakçı zihniyeti yüzünden hiçbir zaman oy vermedim. Vermeyi de düşünmedim; fakat altı ok böğrüme saplana saplana CHP'ye oy vereceğim artık. Öküz Anadoluluyu ait olduğu yere göndersin diye.Zira onlar iktidarın onlara yakışmadığı net olarak gösterdiler.

Türkiye tarihi 200 yıldır batılılaşmayı isteyenler ile Öküz Anadolulular arasındaki mücadeleye sahne oluyor. Bu mücadele sırasında taraflar bazı açılardan birbirlerine de benzediler. AKP iyice çılgınlaştıkta belki bir muhalefet gelişir, belki de o kadar büyür ki kendi içine çöker ya da başka bir şekilde gider.
Pythia'nın da dediği gibi "All this has happened before, and all of it will happen again." http://youtu.be/ZcOt2rQMUs4?t=7m20s
İşte o arada ben rövanşı almayacak ve uzlaşmayı sağlayacak olan iktidarı istemekle birlikte içimdeki öfkeye de engel olamıyorum.
Bu rejimi kuranlar ellerindeki silahlı güçle bu öküzleri sürekli bastırmışlar, ezmişler. Doğrusu oymuş. 

17 Nisan 2013 Çarşamba

Aynı Adliye İçinde İçtihat Birliği Olmaz mı Arkadaş!?

Artık başımıza gele gele alıştık diyeceğiz ancak bu kadar adaletsizliğe insan alışamıyor. Alışırsan mesleği bırak zaten. Yani mesleğe çok da bir kutsiyet atfettiğimden değil ama o kadar adaletsizliğe alışırsan sonrasında her boku yersin. O yüzden bırak diyorum kendi kendime.

Konumuz ihtiyati tedbir. Türk hakiminin bir kısmının yargıç kimliğinden sıyrılıp "KADI" kimliğine büründüğü, hak hukuk tanımadığı, içtihat yıktığı alan.

Yaklaşık 2 sene önce yaşadık ilk deneyimi. Aynı mesleği yapan 5 kişiye de ödeme aldıkları kurumdan ceza geldi. Bu vatandaşlardan 1 tanesi de bizle anlaştı. Önce ihtiyati tedbir talepli davamızı açtık. Hakim daha reddetmeden reddeceğini söyledi. Halbuki diğer 4 vatandaş başka hakimlere düşüp rahatça aldılar kararlarını. Tabi müvekkil bunu öğreniyor. Hepsi arkadaş birbiriyle. Seni sıkıştırmaya başlıyor. Sen de hakimi. Ülkenin 4 bir köşesinden 30 küsür tane karar buldum ve önüne yığdım. Yine de ben vermeyeceğim diyor. En sonunda ikna oldu. 2 gün gecikmeli de olsa ihtiyati tedbir kararını verdi.

Geçen sene ihtiyati tedbir için yine benzer bir olayla başvurduk. %100 ile ihtiyati tedbir kararı verdi. Yav bari reddet de bir daha isteyeyim. Belki başka mahkemeye düşer. %100 ne demek! Müvekkilin o kadar parası ya da kredisi olsa zaten neden ihtiyati tedbir istesin! Nasıl bir hukuk mantığıdır bu! Sen bayağı bayağı hukuk nosyonun yok kardeşim kusura bakma. Sonra müvekkil teminatı vaktinde toparlayamadı ve karar ortadan kalktı. Bir daha talep ettik. Bu sefer başka bir hakime düştü ve hakim aynı günün akşamında %8 ile ihtiyati tedbire karar verdi.

Son olayda ise daha mesleğinin başında bir müvekkile 0,5 trilyon ceza verildi. Müvekkil zaten daha 10 aydır meslekte. Daha kar bile edememiş. Tek taraflı bir soruşturma ile yarım trilyon ceza. Vay be! Tabi ihtiyati tedbir istedik. Aynı hakim bu sefer insafa gelmiş biraz: %25 ile verdi ihtiyati tedbir kararını. Neyse dedik buna da şükür. Bir de öğrendik ki 3 trilyon ceza alan bir başka vatandaşa yan taraftaki hakim %4 ile ihtiyati tedbir kararı vermiş. Önce herhalde benim değinmediğim bir şeye değinmiş diyip kusuru kendimde aradım. Dilekçesine baktım. Yok. Bilakis benim dilekçem biraz daha kapsamlı ve açıklayıcı. Zaten aklın yolu da bir bu tip olaylarda. Dilekçeler arasında çok büyük farklar olmaz kolay kolay. İşte o zaman zıvanadan çıkmama az kaldığını hissettim.

Artık bu kadar aymazca ve umursamazca verilen kararlara tahammül edemiyorum. Yeter da! 

12 Mart 2013 Salı

Devlet Dairesinde Kendini ABD'de Sanmak

Müvekkil adına bir devlet kurumuna dava açıp kazanmış ve fakat Yargıtay tarafından da karar onanmasına rağmen hala ödeme alamamıştık. Devlet kurumudur düşüncesiyle biraz bekledik. Ardından ben bizzat ilgili kurumun icra ödemelerini yapan memurunu bulup yanına gittim. Son dosya hesabını da yanımda götürdüm. Gecikmenin sebebini sordum. Dosyaları araştırdı, bizimkini buldu. İçinde bizim gönderdiğimiz onama ve hesaba son evraklar yoktu. İsterseniz size onama ilanını bürodan fakslatayım dedim ve fakslattım. Adam oradan görevli kurum avukatını bulup avukatın astı olmasına rağmen avukata kızdığını da belli ederek konuştu telefonda. Ardından benden özür dileyerek faks ve benim getirdiğim son hesaba göre ödemeyi hazırlayacağını bu hafta içi hesabınıza geçeceğini, belgeleri bekleten avukatı da şikayet edeceğini söyledi. Gerek yok dedim ama bu hırs ve dürüstlükle çalışan birini görünce de mutlu oldum. Kendini övmeyi de eksik etmedi, “Türkiye’de ben kadar mümtaz ve hızlı çalışan memur yoktur bu konuda!”. İşini sahiplenmiş ve güven esasına göre çalışan birini görünce ABD Günlerim aklıma geldi.

18 Ocak 2013 Cuma

Şehir-Köy ve Kaynakların Verimli Kullanımı

Dün twiter da kaynakların verimli tüketimi üzerine bir tartışmaya girdim. Twiterin kısıtlayıcı ortamında görüşlerimi düzenli bir şekilde yerine getirememiş olma ihtimaline binaen bu yazıyı yazıyorum.
Öncelikle belirteyim ben kaynakların daha verimli kullanılabilmesi için şehirleşmenin gerekliliğini savunuyorum. Karşı argüman ise kendi kendine yeten köyler. Kendi kendine yeten köylerden maksat anladığım kadarıyla şehirleri terk edip kendi üretimini kendi yapan köylere yerleşmek. Bu duruma 2 sebeple karşı çıkıyorum: birincisi kendi kendine yeten köyler belki ancak gıda üretimi konusunda kendi kendilerine yetebilirler. Ancak insani gelişim olarak geldiğimiz nokta başka tip ihtiyaçlarımızı da dayatıyor. Eğitim, sağlık, bilimum hizmetler. İkinci nokta ise kendi kendine yeten köylerin kaynakların verimsiz bir anlamda kullanımı ve ziyan edilmesi anlamına gelmesi. Açalım:

1) Tek İhtiyacımız Gıda Değildir:
Tarım üretiminin verimliliği tarihin her döneminde insanlığın en önemli problemi olagelmiştir. Bolluk zamanlarında büyük imparatorluklar kurulmuş, göreceli bir refah dönemi yaşanmış, kıtlık dönemlerinde ise bolluk dönemi imparatorlukları yıkılmış, insan nüfusu azalmıştır. Örneğin, Roma ve Han (Çin) İmparatorlukları birbirleri ile bağlantıları olmamasına rağmen aynı dönemlerde yıkılmışlardır. Sebep o dönem dünya ikliminin kıtlığa yol açmasıdır. Yine kıtlık dönemlerinde şehirlerin de nüfusu ciddi biçimde azalmış, zanaat ve göreceli endüstriyel üretim son bulmuştur.
Zanaatkar, sanatkar, bilim adamı, yönetici, sporcu, hukukçu, mühendis, garson, fırıncı, vs. üretebilmek için toplumun bir kısmının tarımla ilgilenmemesi, tarımla ilgilenen kısmın üretiminin de bu sayılanların tüketimlerini karşılaması gerekmektedir. Ancak böyle bir değiş-tokuş sisteminde toplum çeşitlenebilir, bulunduğu yerden öteye geçebilmesini sağlayacak inovasyonu üretebilir. Bu noktada eklemek gerekir ki şehirlerin terki hiç düşünmediğimiz kadar kısa bir süre içinde mevcut teknolojimizin yok olması ile sonuçlanacaktır.
Şehirler insanlığın bir anda icat ediverdiği bir ilgi objesi değildir. Şehirler belirli değiş-tokuş merkezlerinde yoğunlaşması ile ortaya çıkmıştır. Merkezi konumda bulunan bir köy büyümüş ve şehre dönüşmüştür. Toplumsal evrimimizin sonucudur. En basit araştırmanın bile dünyanın çeşitli yerlerindeki ar-ge merkezlerinin ortaklığı ile yapıldığı bir dünyada şehirleri bırakıp köye dönmek gözümde basit romantizmdir.


2) Kendi Kendine Yeten Köylerde Kaynak Dağıtımı Verimsizdir:
Bu durumu çeşitli alt başlıklarda inceleyeceğim:
i) İçinde bulunduğumuz iklimsel koşullarda her köy belirli tarım ürünlerini üretebilecektir. Bunların değiş tokuşu için şehirlerin bulunmadığı bir "romantik-ideal" dünyada her köyden diğerine emek ve ürün taşınacaktır. Bunun üretim kaybını hesaplamaya gerek yok. Devasa boyutlarda olacak.

ii) Köylerde bulunan tek tek haneleri ısıtmaktansa, bir toplu kontu ısıtmak çok da az yakıt gerektirir. Bu hem küresel ısınma açısından hem de kaynakların kullanımı açısından yararlıdır.

iii) Dikine yaşamak daha az toprak gerektireceğinden daha az tarım alanı tarım dışına çıkarılacaktır.

iv) Köyler de kendi başlarına ciddi bir küresel ısınma kaynağıdır. Metan fabrikası gibi çalışan sığırlar, salınım yapan tarım ürünlerinin ekimi devam ettikçe bu değişmeyecektir. bu durumu tespit edecek teknoloji kalmayacağı için (bkz: m.1 par.2) pek de bir kazanım elde edemeden elimizdekinden olacağız.


Şehirlerin daha verimli kaynak kullanımı için eleştiriler olabilir ve çoğu da doğrudur muhtemelen. Işık kullanımı düşünülmeden yapılmış binalar, saçma sapan yollar ve plansız toplu taşıma sistemleri, insanların araçlarına tek başlarına binmeleri, vs. eleştirilebilir. Bunun çözümü şehirleri terketmek değildir.
Konunun uzmanı değilim. Eleştirilere açığım. Tahammülsüz olduğum tek konu romantik sloganlarla çözüme gitmeye çalışmaktır.

Avukatları da Ararlar!

18.01.2013. Ülkenin çeşitlik şehirlerinde avukatlar hukuksuz bir biçimde göz altına alındı. büroları hiçbir ilke ve yasaya riayet edilmeden arandı, dosyalarına el konuldu.
Avukatlık Kanunu 58. madde ve Ceza Muhakemesi Kanunu 130. madde avukat bürolarında hangi şartlar altında ve ne şekilde arama yapılacağını gayet açık bir şekilde belirliyor. Buna göre:



"Soruşturmaya yetkili Cumhuriyet Savcısı:
Avukatlık Kanunu Madde 58 - (DEĞİŞİK MADDE RGT: 08.02.2008 RG NO: 26781 KANUN NO: 5728/331) 
Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı denetiminde ve baro temsilcisinin katılımı ile aranabilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun duruşmanın inzibatına ilişkin hükümleri saklıdır. Şu kadar ki, bu hükümlere göre avukatlar tutuklanamayacağı gibi, haklarında disiplin hapsi veya para cezası da verilemez."

---


"Avukat bürolarında arama, elkoyma ve postada elkoyma
MADDE 130 - (1) Avukat büroları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısının denetiminde aranabilir. Baro başkanı veya onu temsil eden bir avukat aramada hazır bulundurulur.
(2) Arama sonucu elkonulmasına karar verilen şeyler bakımından bürosunda arama yapılan avukat, baro başkanı veya onu temsil eden avukat, bunların avukat ile müvekkili arasındaki mesleki ilişkiye ait olduğunu öne sürerek karşı koyduğunda, bu şey ayrı bir zarf veya paket içerisine konularak hazır bulunanlarca mühürlenir ve bu konuda gerekli kararı vermesi, soruşturma evresinde sulh ceza hâkiminden, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemeden istenir. Yetkili hâkim elkonulan şeyin avukatla müvekkili arasındaki mesleki ilişkiye ait olduğunu saptadığında, elkonulan şey derhâl avukata iade edilir ve yapılan işlemi belirten tutanaklar ortadan kaldırılır. Bu fıkrada öngörülen kararlar, yirmidört saat içinde verilir.

(3) Postada elkoyma durumunda bürosunda arama yapılan avukat veya baro başkanı veya onu temsil eden avukatın karşı koyması üzerine ikinci fıkrada belirtilen usuller uygulanır."


Peki bu maddelerin varlık sebebi nedir? Öncelikle savunma dokunulmazlığıdır. Zira delil toplamak isteyen kolluk kuvveti birçok delile sahip olan avukatın bürosunu ararsa davayı kısa sürede istediği gibi çözeceği inancındadır. Bu durum müvekkili aleyhine olan delilleri kullanmamak görevinin gereği olan avukatı ve dolayısıyla müvekkilini korumayı amaçlıyor. aksi halde zaten avukatlık icra edilemez bir hale gelir.  Yine avukatın bürosunda başka müvekkillerine ilişkin sadece avukatın bildiği bilgiler ve belgeler de bulunacaktır. Bunların da korunması gerekmektedir. Tabi polisin polislik yapmadığı, savcı ve hakimin sıradan arama izin evrakı imzaladığı ülkede bu tip modern demokrasi ilkeleri kağıt üstünde kalıyorlar. 

Bugün cereyan eden olayda ise avukat büroları savcı arama mahaline gelmeden, baronun görevlendirdiği bir avukat bulunmadan aranmıştır. Daha sonrabaro başkanlığını temsilen gelen avukat Efkan Bolaç da gözaltına alınmış, yine Efkan Bolaç'ın bürosunu aranırken baro başkanlığını temsilen gelen avukat Ali Şafak da gözaltına alınmış. Duruma verecek tepkim bile yok. Ne denir ki. Tuz kokmamış, tuzun içine sıçılmış, bok kokuyor.

Aranan avukatların Festus Okey, Engin Ceber, tutuklu öğrenciler ile ilgili davalarda görev alan, 1559 "Alo Polis İmdat" hattını kuran avukatlar olması zaten durumu da açıklıyor. Ülkede hiçbir çatlak sese müsade yok.
Milletvekili, avukat, gazeteci, vs. fark etmiyor.

Ayrıca belirtmek istiyorum, avukatlar bilir ülkede birden çok kişinin dahli bulunan her şuç şüphesi örgüt kapsamına alınarak dinleme ve teknik takip yapılması sağlanır. Her olayda hemen ortaya ıkıveren örgütün Hrant Dink davasında bir türlü ortaya çıkmaması da benim ayrı bir şaşkınlığımdır!

"İnsan hakları" sadece isim tamlaması olduğu bir ülkede yaşıyoruz. 

Konu ile alakalı daha kapsamlı başka bir yazı için: http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=416&dyid=6152&yazi=33%20Kur%FEundan%2033%20Avukat%FDn%20Tutuklanmas%FDna


18 Aralık 2012 Salı

Vergi, Özelleştirme, Haraç

Özelleştirmeye zerre lafım yok. Devlet ne enerji üretmeli ne de yol yapmalı. Eskiden iç çamaşırı bile üretirdi. Tabi kritik sektörlerde ciddi teşviklerde bulunabilir kısa sürelerle ancak bizzat kendisi girmemeli. 
Bunları yazmamın sebebi devletin yaptığı yatırımların benden ziyade büyük kapitalistlere yaraması. Hem de ben deli gibi vergi yükü altında ezilirken. Devlet benim hayatta gitmeyeceğim yolu yapıyor, hoop vergi. yol kime yarıyor, o yol üzerinde taşımacılık yapana, o yolu mal sevkiyatı için kullanana. Tabi bunun bana da bir noktada kısmen dönüşü oluyor ama ödediğim verginin yanında yok sayabilirim bu dönüşü. 
Şimdi düşünün, siz yük taşımacılığı yapan bir lojistik şirketi, devasa yollar yapılıyor ve bu yollar için tek kuruş para harcamıyor bu şirket. Bakanının vergi yüklerini gururla düşürdüklerini anlattığı şirket. Ben ise hayatımda belki de uğramayacağım yol için deli gibi vergi ödüyorum. Sonuç: Benim ödediğim vergi ile yapılan yolu kar amacı güden şirket hiçbir ek maliyete katlanmadan kullanıyor, giderlerini ve karını da yine benim cebimden alıyor. Evet kapitalizm bugün devletin bu tip maliyetleri sermayeler adına karşılaması şeklinde tezahür ediyor ve çok rahatsız edici.
Bu geçtim, yine bu yolları bu şirketlere satıyor. Tamam satsın, nerede bu satıştan benim payım? Elde ettiği para ile de ya daha sonra satmak üzere yeni yatırım yapacak, ya bir sik yapmayan memuruna para ödeyecek. Ben yine zarardayım.
Devletin benden aldığı vergiyle hiçbir yatırım yapmasını istemiyorum. Gelirimin en fazla %5-6'sını vergi olarak vermeye hazırım. O da adalet sisteminin hızlı ve etkin olması adına.
Evet vergi fedakarlıktır ancak ne yazık ki gönüllü değil zorunlu. Oran da dolaylı ve doğrudan vergilerle %70leri bulunca haraç verdiğimi hissediyorum.
Yolu kullanacak olan/olanlar yapsın, ben geçerken benden kullanım bedelini alsın, ama devlet benim vergimle yaptığım yolun parasını benden tekrar tekrar bir kendisi bir de özel sermaye yoluyla almasın.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Ah Şu Kuvvetler Ayrılığı

"...Umulmadık yerde yargı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama, yürütme, yargı bu ülkede öncelikle milletin menfaatini düşünmesi lazım. Ardından bu devletin menfaatini düşünmesi lazım. Eğer biz güçlü hale geleceksek böyle güçlü hale geleceğiz. Eğer benim yapacağım yatırımı bir kelimeden dolayı kalkar da 3 ay, 6 ay erteletirsen, bu 1 sene 2 seneye giderse, o zaman bu ülkenin kaybının bedelini, asla ne tarihe hesabını verebilirsiniz ne de bu toprağın altında yatanlara hesabını verebilirsiniz...
...dışarıdan bakanlar da zannediyor ki ’Yav işte 326 milletvekiliniz var, 326 milletvekiliyle hala mı bahene?’ Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denen var ya... O önünüze gelip engel olarak dikiliyor. Senin de bir oynama sahan var. Şimdi ana muhalefet partisi genel başkanının tek sığındığı bu zaten. ’Yapın. Yaptınız da biz mi engel olduk?’ diye. Zaten yasama noktasında engel olabileceğin kadar engel oluyorsun. Bağırıyorlar, çağırıyorlar, 1 saatte bitecekse 2 saatte bitiyor. 1 günde bitecekse, 2 günde bitiyor."
Bu sözler "ileri demokrasi" ile yönetilen bir ülkenin başbakanının sözleri. Genel olarak kuvvetler ayrılığı ilkesinden, bürokrasiden ve yargıdan şikayet ediyor. Bunlara birer de öncelik sırası veriyor: millet ve devlet.
Tayyip Erdoğan'ın 10 sene önce dediklerinin temelinde devletçi yapıyı değiştirmek, adaletsizliği gidermek, adaleti hakim kılmak vardı. Bugün yargıya talimat veriyor, daha da temelde yargıya yol gösteriyor, önce milleti sonra devleti koru diyor. Tam da bu noktda kendisinden öncekilerden hiçbir farkı olmadığı ne kadar da güzel ortaya çıkıyor. Yargı kimsenin bekçisi değildir, ne devletin ne milletin ne de hükümetin. Yargı hakemdir, illaki bekçilik sıfatı kullanılacaksa o zaman adaletin bekçisidir. 
Başbakan bürokrasiden rahatsız da olabilir; ancak yerine ne koyacak? AKPli olanın her işinin yürüdüğü, partili olmayanın avucunu yaladığı sistem de kendi bürokrasisini üretmeyecek mi? 
Yasamadan şikayet. Ona kalsa zaten meclisi kapatacak, kendisine icrai kabiliyeti bulunmayan bir danışma kurulu kuracak, sonra istediği gibi rahat rahat, geeniş geniş yönetecek ülkeyi. 
Yukarıda kendisinden yapılan alıntı nasıl tehlikeli bir zihniyetin ülkeyi yönettiğini çok net gösteriyor, bu kadar sarihini her zaman bulamayız. 
Kendi oynama sahasını beğenmiyor. Zaten bu yüzden değil mi HSYK üzerinden yargıyı ele geçirmek, bürokrasiyi hallaç pamuğu gibi atmak, mecliste kafasına göre dokunulmazlıklarla oynamak.
 Tayyip Erdoğan bu ülkeye ve topluma 2003 yılından 2008 yılına kadar ciddi mesafeler katettirdi ve ne yazık ki 2008'den bu yana da o mesafeleri aynen heba etmekle meşgul. Başladığı noktaya ve hatta gerisine başka yollardan varmak üzere.


16 Aralık 2012 Pazar

739. Şeb-i Arus

14 Aralık akşamı Şeb-i Arus'u izlemek üzere Konya'da idim. Biletleri geç aldığımdan 17 Aralık doluydu, zaten iyiki de öyle olmuş zira Yiğit Bulut konuşmacı olarak davet edilmiş 17 Aralık için. Yine de Şeb-i Arus'da sinir bozmak için Yiğit Bulut şart değil, Türk güruhu da gayet yeterli. Ayrıca belirtmek isterim ki yazıda bazı terimleri yanlış kullanmış olabilirim, Mevlana konusundaki mevcut yeni yetmeliğimden kaynaklıdır.
Program Ahmet Özhan ile başladı. Bence biraz da uzun tutulmuş bir konser verdi. Ardından yaptığı konuşma ise Mevlana'yı ne kadar anlamadığını gösterdi. "Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel..." anlayışını ötekileştirmek üzerinden yorumlarken ötekinin olmaması gerektiğini, herkesin tek olması özlemini dile getirdi. Yine ardından konuşma yapan şu an ismini hatırlayamadığım akademisyenin konuşmasına gayet batı karşıtı bir dil hakimdi.

Bütün bunların ardından semazenlerin ayini nihayet başladı. Ayin başlamadan önce yapılan duyuruda ilk 5 dakikadan sonra flaşlı fotoğraf çekilmemesi, semazenlerin alkışlanmaması ve ilk 5 dakika geçtikten sonra ayinin sonuna kadar salonun terk edilmemesi konusunda uyarı yapıldı. Bu uyarıların yapılmasındaki amaç ayinin sakin bir ortamda yapılmasını sağlamaktı. Pek tabiki uyarıları nezih Türk güruhu görmezden geldi. Ayin boyunca flaşlı kamera kaydı yapan mallar vardı, sürekli flaş patlatıldı, ayinin sonlarında alkışlar başladı ve hemen ardından ayinin sonu beklenmeden herkes erkenden çıkmaya başladı.
Ayinden çıkarken gönüllü gençlerden bir tanesiyle sohbet imkanı buldum ve kendisi de yıllardır aynı uyarıları yaptıklarını ancak hep aynı şekilde uyarıların kulak ardı edildiğinden yakındı.
Kendimi Mevlana yerine koymuyorum ancak acaba Mevlana bu güruhu görse onlara da gel der miydi? Ever onun dergahı umutsuzluk dergahı değil ama insan yine de acaba demeden geçemiyor. Mevlana'yı izlemeye gidip Türk güruhundan bir kere daha nefret ederek sinir olmuş bir biçimde çıktım salondan. 

739. Şeb-i Arus benim açımdan bu şekilde sona erdi. kesinlikle tekrar gitmeyi planlıyorum, ira yukarıda anlattıklarıma rağmen hayranlık uyandırıcı bir ahenk duygusu da uyandırdı bende.

9 Aralık 2012 Pazar

No Country for Neo Mubareks

Mursi yetkilerini genişleten kararnameyi iptal etti. Mısırlılar asıl devrim şimdi başlıyor diyorlardı Mübarek devrildiğinde. Herkesin nefret ettiği bir figürü yılların biriken nefreti ile devirmek mümkündür ve taş bir kere yuvarlanmaya başladı mı aşağı inene kadar durmaz. Mübarek devrildikten sonra önce ordu sonra da demokratik yollardan başa geçen Mursi ile uğraşmak zorunda kaldı Mısırlılar ve şimdilik devrimlerini gayet iyi koruyor görünüyorlar. Mursi'nin pozisyonu Mübarek'e göre sağlamdı. Öncelikle devrimin önemli parçalarından birinin desteğini arkasına almış durumda olduğu için devrimin diğer bileşenlerini bastırabilme potansiyelini taşıyordu. Krallığı deviren Napolyon da kral olmuştu, Pehleviyi devrenler de diktatöre dönüştüler, Çarı devirenler de Çar'ın otoritesini gölgede bıraktılar zamanla... Devrimler genel olarak iktirın sahibini değiştirirken niteliğini pek değiştirmiyorlar. Mısır'da da aynısının olma ihtimalini ancak ve ancak Msırlıların öfkelerini her türlü diktaya karşı kaybetmemeleri sağlayabilir.
Mursi, İsrail'in Hamas ile olan sorunlarında arabuluculuk rolünü gayet iyi oynadı ve Müslüman Kardeşler kökenli olmasının özellikle uluslararası arenada yol açtığı soru işaretlerini kaldırarak yerini sağlamlaştırdı. Dış politikada Mübarekvari davrandığında prim toplayınca içeride de onun gibi hareket etmeye kalktı ve karşısında kendisini Mısır'ın lideri yapan devrimi görerek geri adım attı.
Mısırlıların bu başarısı en az Mübarek'in devrilmesi kadar önemli; zira artık şekil değiştiren Mübarekere karşı direnç geliştirdiklerini kanıtladılar, ileride devrimin sağlayacağı meşruiyetle yeni Mübarek olmaya kalkabileceklere bir göz dağı verdiler. Bu gerçek bir kazanımdır.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Türkiye, Suriye Sorununda Açmazda

Türkiye hep yaşadığı çıkmazlardan biri ile daha karşı karşıya Suriye ve sığınmacılar meselesinde.  İşin en feci tarafı Türkiye'ye gelenler. İçlerinde bir çoğu masum ve mağdur ve fakat içlerinde çok sayıda fanatik islamcı terörist olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Bu durumda Türkiye'den beklenen teröristleri ayıklamasıdır ancak bu da yapılmıyor zira bu teröristlere güveniliyor Esad'ı devirmesi için. Kaldı ki bu ayıklama bu teröristlerin Türkiye'yi hedef almasına da yol açabilir. Bu durumda Türkiye güneyinde şeriatçı bir rejim kurulmasına yardım ederek sonu çok da belli olmayan bir yola çıkmış durumda.
Diğer seçenek de güneyde böyle bir rejimin kurulmasını önlemek. Bu seçenekte de Türkiye'nin Rusya-Çin-İran gibi aşırı otoriter rejimlerle bir arada bulunmasını gerekiyor ve bu da Türkiye'nin zaten kırılgan demokrasisini tehdit ediyor. Zira Türkiye ne yazıkki içten gelen bir demokratik damara sahip değil. Göreceli demokratikleşmesi hep batılı devletlerin baskısı ile oldu. Batılı ülkelerden uzak, Türkiye'yi demokratikleşmesi yolunda zorlamayacak ülkelerle birlikte olmak Türkiye'yi cehenneme çevirecektir. Güce tapan milletim güç delisi yapılır o zaman.
Mevcut her iki seçenek de Türkiye için olumlu sonuçlar doğurmuyor. Esad'ı şeriat ajandası bulunmayanların devirmesini sağlamaya imkan olmadığına göre Türkiye Suriye içinde Esad'ın olmadığı fakat laik kesimlere dayalı bir koalisyon oluşturmak zorunda. 

12 Temmuz 2012 Perşembe

Rusya, Moskova, St.Petersburg

Rusya. Kuzeydeki büyük ülke.
Rusya dendiğinde Türk insanının aklına kızları, komünizm ve son zamanlarda da Putin geliyor herhalde. Benim aklıma ayrıca Andrey Arşavin ve CSKA Moskova Basketbol takımı da geliyor. Neyse...
Geçtiğimiz hafta Rusyadaydım. Eşimle tatil için seçtiğimiz şehirler St. Petersburg ve Moskova idi. Şehirlere ilişkin kısa izlenimlerime geçmeden önce genel olarak Rusya ve Ruslar hakkındaki görüşlerimi yazayım:
1) Komünizm sonrası kuşak ve önceki kuşaklar arasında çok ciddi bir uçurum var. Komünizm sonrası kuşak dünya ile iletişim kuran, yabancı dil öğrenmeye çalışan, nispeten üst kuşaklarına göre daha kibar ve şehirli olan, yani herhangi bir dünyalının anlaşabileceği bir insan modeline sahip. Komünizmi yaşamış kuşak ise mutsuz, bıkkın, kaba, kendisinden başka hiçbirşeyi düşünmediği her halinden belli olan, robot tarzı bir insan modeline sahip. Açıkçası Rusya'ya gitmeden önce eski kuşağın daha bilgili ve görgülü yeni kuşağın ise apaçi olacağını düşünüyordum. Ha evet apaçilik tabiki yoğun ama eski kuşağın insan kalitesi ile karşılaştırınca masum bir özellik olarak kalıyor. SSCB yarattığı bu insan modeli ile yıkılmaya mahkummuş, bunu net olarak gördüm.

2) Güvenli bir ülke değil. yankesiciler özellikle metro istasyonlarında cirit atıyor ve polislerle anlaşma halindeler. Bunu hemen anlıyorsunuz. Özellikle turistler yanlarında değerli telefon, cüzdan, pasaport vs. taşımasınlar ve metroya binişlerde çok dikkatli olsunlar.

3) Rusya kesinlikle turistik bir ülke değil. Hermitage'da bile lütfedip yazmışlar İngilizce açıklamaları, başka dilde bir açıklama tabiki yok. Rusya Siyasi Tarih müzesinde ise Rusça haricinde açıklamaları ancak bir poşet dosyada sunulan A4 kağıtlarından takip edebiliyorsunuz. O da kısmen. Ruslar da Rusça dışında bir dil bilmiyor zaten. O alfabe ile öğrenmeleri de zor. Ne metroda, ne uluslararası yollarda ne de şehirlerde hiçbir İngilizce yönlendirme yok. Tamamı Rusça ve kril alfabesi ile. Havaalanlarında bile çok az bu İngilizce yönlendirmeler. Neredeyse yok.

4) Ruslar sert ve kaba insanlar ve kendileri gibi olan liderleri seviyorlar. Çalışma masalarında Stalin ve Putin'in resmi yanyana duran insanlar var. Stalin hala bir kısım Rus için önemli bir lider. Putin ise çok popüler.

5) Koskoca otel zincirlerinin çalışanları bile doğru dürüst İngilizce bilmiyor. Hizmet sektörü inanılmaz geri kalmış durumda. Bir lokantada siparişinizin alınması 20 dakikayı bulmamalı.

6) Zengin ile fakir arasındaki fark muhtemelen Türkiye'dekinden bile açık.

Ayrıca belirteyim kızları da abartıldığının yarısı kadar yok.

Şehirleri gelirsek:
St. Petersburg tarihinin çok eskiye dayanmadığını her adımda belli ediyor. Binaları iyi bakılmış ve sağlıklı durumda ve çoğu da en az 100 yıllık ama her biri birbirine benziyor. Bütün sokaklar çok geniş ve ferah bu da insanı bir noktadan sonra boğuyor. Bir şehir bu kadar mı düzenli ve ruhsuz olur!? Ayrıca metrosu da çok kullanışlı değil.

Moskova ise sanılanın aksine St. Petersburg'dan çok daha güzel bir şehir. Özellikle metrosu eski ve gürültülü olmasına rağmen hem şehrin her yerine gidiyor, hem 1 dakikadan fazla bekletmiyor hem de istasyonların çoğu saray güzelliğinde, ha ama içindeki insanlar mutsuz. Moskovanın da bütün caddeleri, sokakları çok geniş ve insan sıkmaya başlıyor, bu noktada Arbat Sokağı imdada yetişiyor. Arbat Moskova'nın en güzel yerlerinden biri, özellikle de biraz araçsız ve nispeten dar bir sokak arıyorsanız ki bu da Rusya ölçülerine göre bir darlık.
Moskova St. Petersburg'a göre dünyaya daha açık, ingilizce bilen insanlar bulunabiliyor. Bir başka artısı da Stalin Mimarisini net olarak görüyorsunuz. Şehre dağılmış anıtsal yapılar var ve hepsi de göz alıcı güzellikte. Özellikle Moskova Üniversitesi şahane.

Stalin için özel bir paragraf açmak gerekiyor aslında. Stalin öldükten sonra onunla alakalı hemen hemen hiçbir anıt, heykel nırakılmamış, Lenin için ise tam tersi. Hala birçok yerde heykeli ve resimleri mevcut. Fakat Stalin o kadar da nefret edilen bir figür değil gibi bugünün Rusyasında.

Sözün özü Rusya paranıza ve zamanınıza çok da değecek bir ülke değil. Ha ama görmüş olma duygusunu tatmin etmek istiyorsanız o sizi bileceğiniz iş.

Çok okuyorlar ama eşeklikleri baki kalıyor.



23 Aralık 2011 Cuma

Doktor Yazılı Pankart

SSGSS ve tam gün yasaları ile birlikte doktorların canının sıkıldığı açık, peki bu adamlar eylemlerde pankartlarına ne yazacaklar. Onları anlayabilecek miyiz? Yoksa doktorların istekleri yine sadece eczacılar tarafından mı anlaşılacak?

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Bağımsız Denetime Elveda

Üst kurullar malum, işleyişilerine bakanların karışamadıkları, ilgili bulundukları alanda re’sen düzenlemeler yapabilen, gerektiğinde iptal kararları verebilen, hiyerarşik ya da vesayet denetimi dışında tutulmuş sui generis yapılardır. Artık değil! Doğrudan bakana bağlı herhangi bir kuruluştan farkları kalmadı.

649 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile özerklikleri kaldırılarak doğrudan ilgili bakanlığa bağlanarak büyük oranda etkilerini yitirmişlerdir. Bu kurulların kurulurken özerk olarak kurulmalarının amacı siyasi hesaplardan uzak olarak yasanın kendilerine verdiği yetki sınırlarında piyasaları düzenleme ihtiyacının had safhada olmasıydı, demek ki mevcut hükümet piyasalara istediği gibi müdahele edemediğini düşünüyor. Yancı, ortakçı istemiyor.
649 sayılı KHK'nın 45. maddesinde getirilen hükümle, 27/9/1984 tarihli ve 3046 sayılı kanunun 19/a maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.
“bakan, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların (5018 sayılı kanuna ekli (iii) sayılı cetvelde yer alan kurumlar dâhil) her türlü faaliyet ve işlemlerini denetlemeye yetkilidir.”
nedir 5018 sayılı kanun?
Kamu Malî Yönetimi Ve Kontrol Kanunu
Cetveldeki kurullar nelerdir?
1) Radyo Ve Televizyon Üst Kurulu
2) Telekomünikasyon Kurumu
3) Sermaye Piyasası Kurulu
4) Bankacılık Düzenleme Ve Denetleme Kurumu
5) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu
6) Kamu İhale Kurumu
7) Rekabet Kurumu
8) Tütün, Tütün Mamulleri Ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu

Kanunun adı üstünde kontrol kanunu, kuruların da adı üzerinde medya, iletişim, sermaye piyasası, bankacılık, enerji, ihale, alkollü içecekler kurulları, hayatın her noktasına temas eden kurullar. Kamu ihale kanununu 8 senede 30 kere değiştiren hükümet icraatını yeterli bulmamış.